Featured Posts Slider

Image Slider

Turgut Uyar Kimdir?



Turgut Uyar, 4 Ağustos 1927’de Ankara’da, Fatma ve Hayri çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Altı kardeşten beşincisi olan çocuklarına Ahmet Turgut ismini verdiler.

Babası 1931 yılında emekli olunca Ankara’dan İstanbul’a taşındılar. Edirnekapı’daki Hırka-i Şerif İlkokulu’nda okula başladı. Ancak ilköğretimi 5 okul değiştirerek bitirebildi. Daha sonra Konya’daki askeri okulda eğitim hayatına devam etti. Sonrasında Bursa Işıklar Askeri Lisesi’ni bitirdi. Ahmet Turgut Uyar, Askeri Memurlar Okulu’ndan mezun olarak eğitim hayatını bitirdi. 

 Turgut Uyar şiire nasıl başladı?
Çocukluğundan itibaren sanatla ilgilenen Turgut Uyar en çok şiire ilgi duyuyordu. Uyar şiir yazma hissinin ilk nasıl oluştuğunu şöyle anlatıyor:

“Daha ilkokulda vezin ve kafiyeden haberim olmadığı çağlarda manzumeler yazardım. Sonra ortaokul ve lise devresinde boyuna yazdım. Günde üç beş şiir, haftada on beş, günde bir roman yazıyordum. Ama ne şiirler ve romanlar. Liseyi bitireceğim yıl, Hayyam, Nedim, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Hamit ve Haşim kıskıvrak tutmuşlardı. Taklit ettiğimi bile bile onlara özenerek, bildiğim ve becerdiğim kadar terkipli filan gazeller mazeller yazardım. Hatta Makbere Mezar adıyla bir nazire bile yazmıştım.”

Turgut Uyar Tomris Uyar ile evlendi 
18 yaşında baba olan Uyar ilk eşinden olan 3 çocuğunu memurluk yaptığı yerlerde büyüttü. 1958'de askerlikten ayrılarak Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayisi'nin Ankara şubesinde çalışmaya başladı. 1966 yılında eşinden ayrılıp İstanbul'a yerleştiğinde o dönem Cemal Süreya ile ilişkisi bitme aşamasında olan Tomris Uyar ile şiir üzerine mektuplaşmaya başladılar. Bu mektuplaşmalar 1969'da evlilikle sonuçlandı. Tomris Uyar ile evliliklerinden bir erkek çocukları (Hayri Turgut Uyar) oldu.Memur Turgut Uyar
Askeri memur olarak birçok kurumda görev alan Turgut Uyar, devam eden yıllarda bu görevinden istifa etti. SEKA’nın Ankara şubesinde göreve başlayan ünlü şair 1967’de emekli olana kadar da görevini sürdürdü. Sonra da İstanbul’a taşındı.

Turgut Uyar şiirleri
İkinci Yeni akımının öncüleri arasında sayılan Uyar'ın ilk şiiri 1947'de Yenigün dergisinde yayımlanmıştır. Hece ölçüsüyle yazdığı ve toplumsal konuları işleyen ilk iki kitabı Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem (1952) 'den sonra, Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959) 'yla bireyin iç dünyasına ve birey-toplum ilişkisine yönelmiştir. Tütünler Islak (1962) ve Her Pazartesi (1968) 'de de koruduğu bu çizgi yerini Divan (1970) ile geleneksel şiirin kalıplarına, Toplandılar (1974) ve Kayayı Delen İncir (1982) ile söz konusu dönemde yaşanan sınıfsal mücadelenin yansımalarına bırakmıştır.

Aşk, ayrılık, ölüm temlerini, çevreden aldığı izlenimleri işleyen şiirler yazmıştır. 1950'den sonra İkinci Yeni akımının başlıca adlarından olmuştur. Gerek öz gerekse biçim bakımından sürekli değişen, halk şiirinden divan şiirine geniş bir kültür birikimini değerlendirirken kendisi olabilen bir şiiri geliştirmiştir.

 Turgut Uyar’ın eserleri
Şiir 
Arz-ı Hal (1949) 
Türkiyem (1952-1963) 
Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959) 
Tütünler Islak (1962) 
Her Pazartesi (1968) 
Divan (1970) 
Toplandılar (1974) 
Toplu Şiirler (1981, ilk dört kitaptaki şiirleri) 
Kayayı Delen İncir (1982) 
Dün Yok mu (1984) 
Büyük Saat (Son yazdıklarıyla birlikte bütün şiirleri 1984) 

İnceleme 
Bir Şiirden (1984) 

Ödülleri 
1963 Yeditepe Şiir Armağanı Tütünler Islak ile 
1975 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü Lucretius’tan Evrenin Yapısı çevirisi ile (Tomris Uyar’la birlikte) 
1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Kayayı Delen İncir ile 
1984 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Büyük Saat ile

 

Godfather


Her insan kendi dünyalarının babasıdır. Herkesin kendine göre bir kural listesi var.Vito Corleone de kurallar çerçevesinde yaşıyordu.

1. Kimseye ne düşündüğünü söyleme. Kendi gölgene bile temkinli yaklaş.
2. Hayata adımlarını sağlam at yoksa kayıp düşersin ve ölürsen oyun biter.
3. Bir cümlen olsun ki herkes seni tanısın. Aksi halde bir beyaz yakalıdan farkın kalmaz.
4. Ben sevgimle yapamadım hiçbir şeyi nefretim getirdi bugünlere.
5. Güç paradır, siyaset parayı nasıl kullanacağını bilmektir.
6. Saygı göster, saygı bekle. Bizde iyilik unutulmaz.
7. Kadınlara iyi davran. Çünkü iyi bir adam ailesiyle ilgilenendir.
8. En büyük hedefin tutkudur ama tutkunun önüne çıkar geçerse iş değişir.
9. Para ve dostluk zeytinyağı ve su gibidir.
10. DÜNYAYI DAHA İYİ YAPMAYAN İNSAN, İNSAN DEĞİLDİR.


Triangle Türkçe Dublaj İzle


Hayatın bir döngü içerdiğini anlatan ve bunu biraz da abartı gösteren ilginç bir film. Her bir dakikası heyecan verici çıkışlarla dolu trianglın etkisinden kurtulmak mümkün değil. Bu döngünün içinde sürükleniş filmin son dakikasına kadar sürüyor. Filmi sonsuz kere izlemek mümkün.
Yönetmenin kendinden bir şeyler kattığı  kusursuz kurgusuyla seyirciyi doruk noktaya çıkardığı dokunuşlar çok fazla. Saçma bulduğum kısımları da var tabii. Kahraman kurguyu biliyorsa döngüyü tersine çevirebilir çünkü her ayrıntısını biliyor ve yaptığı her davranış ezbere. Filmde amaç otistik engelli çocuğu kurtarmak ama çocuk ikinci planda kalmış bu da biraz sinir bozucu.
Kesinlikle zaman vermeye değer bir film ve etkisini anlamak biraz zaman alıyor. Bu film iyi bir puanı hak ediyor. Zaten bir sürü ödül alan bir film.
Siz de triangle içinde bulunmak istiyorsanız izleyin. Film aşağıdaki linkte.
Film youtube kanalında

FIKRA, SOHBET, DENEME ARASINDAKİ BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR


Sohbetin Özellikleri Şunlardır:

Çoğunlukla, günlük konuların işlendiği sohbet yazılarında konuşma senli benli bir anlatım yolu seçilir.
Yazar deyimlerden, atasözlerinden, hatıralardan, halk fıkralarından, nüktelerden, özlü sözlerden çokça yararlanır.
Sohbet türü yazılarda herkesi ilgilendiren konular seçilir.
Cümleler, konuşma üslubundadır ve genellikle devriktir.
Yazar karşısında biri varmış gibi sorular sorar, cevaplar verir, düşüncelerini günlük konuşma dili içtenliği içerisinde açıklar.
Sohbetlerde konu uzatılmaz, fazla ayrıntıya girilmez, sadece konuya dikkat çekilir, anlatılanlar kanıtlanmaya çalışılmaz, anlatılanlara inanılması için bir gayret ortaya konmaz.
Amaç, okuyucuyu konu üzerinde düşünmeye davet etmektir.
Bu yazılar gazete ve dergilerde yayımlanabildiği gibi yazar bu yazıları ayrıca bir kitap olarak da basabilir.
Sohbet türünde makalede olduğu gibi giriş gelime ve sonuç bölümleri bulunur; ancak karşılıklı konuşma havası içinde yazılması ve açıklanan düşüncelerin ispatlanma gereği duyulmadan anlatılması yönünden makaleden ayrılır.
Yazar sohbet türünde genellikle kişisel düşüncelerini anlatır, bu yüzden de sohbet türü öznel bir anlatıma sahiptir.

Sohbet – Deneme Farkı

Sohbette yazarın okuyucuyla konuşuyormuş gibi bir anlatımı vardır. Denemede ise yazarın kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi bir anlatımı vardır.
Sohbette nüktelerden, halk söyleyişlerinden, fıkralardan yararlanılır. Sohbetin dili ve anlatımı yalındır. Denemede ise daha ciddî bir dil kullanılır.
Sohbette kısa ve yüzeysel bir anlatım vardır. Amaç, yazarın okuyucuyu kendi düşüncesine çekmesi veya kendi düşüncesi doğrultusunda düşünmesini sağlamasıdır. Denemede ise derinlemesine bir anlatım vardır ve okuyucuyu etkilemek, yönlendirmek gibi bir amaç güdülmez.

Deneme ile Fıkra Arasındaki Farklar

Deneme ve fıkra birbirine benzer iki yazı türüdür. Ancak aşağıdaki küçük farklar bulunmaktadır:
Fıkra çoğunlukla güncel olaylar ile ilgilidir, deneme ise daha genel konuları işler. Bu nedenle deneme yazısı daha kalıcı bir yazıdır
Fıkra gazete ve dergi yazısıdır. Deneme genel bir yazıdır. Örneğin doğrudan bir kitap içinde olabilir
Fıkrada edebi kaygı çok fazla gözetilmez, deneme ise daha çok edebi değeri olan yazılardır
Deneme daha çok okuyucuyu düşündürmeye çalışır.

Fıkra - Sohbet Farkı 

Fıkra tarzı yazılar üslup olarak sohbete benzese de aralarında önemli farklar vardır. Sohbette, fıkradan farklı olarak, karşılıklı konuşma üslubu vardır. Yazar karşısında biri varmış gibi sorular sorar, cevaplar verir. Fıkralarda yazar serbest bir anlatımla düşüncelerini okuyucuya benimsetmeye çalışır. Sohbetlerin dışa dönük bir yapısının olması da onun fıkradan ayrılan yönlerinden bir diğeridir. Fıkra, bir gazete yazı türüdür; sohbet ise gazete yazı türü değildir.

FIKRA, SOHBET, DENEME ARASINDAKİ BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR:

*Fıkra, deneme ve sohbet türlerinin ortak noktaları şunlardır:
-Fıkra, deneme ve sohbette konu sınırlaması yoktur.
-Bu üç tür de düşünceye dayalı yazılardır ve gazete çevresinde gelişen türlerdir.
-Uzun olmayan fakat etkili bir içeriğe ve üsluba sahip türlerdir.

*Fıkra, deneme ve sohbet türlerinin farklı noktaları ise şunlardır:
-Sohbette yazar okurla konuşuyormuş gibi bir üslubu benimserken denemede kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi bir üslubu benimser.
-Deneme türünde ele alınan düşünce, derinlemesine irdelenirken sohbette derinlemesine bir irdeleme söz konusu değildir.
-Deneme yazarı okuru kendi düşüncesine çekmeyi amaçlamazken sohbet yazarı okuru konu üzerinde düşündürmeye çalışır.
-Fıkra, etkisi uzun süren bir yazı türü değilken sohbet ve deneme hemen hemen her zaman okunabilen türlerdir.
-Sohbette yazar, karşısında biri varmış gibi sorular sorar, sorulara cevaplar verir; fıkrada ise yazar, samimi bir dille konusunu işler, okura doğrudan seslenmez.

Cemal Süreya Hayatı ve Edebi Anlayışı



Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan’da dünyaya gelmiş, Türk şair ve yazardır. Ailenin en büyük çocuğu olan Süreya’nın babası Hüseyin Bey ve annesi ise Gülbeyaz Hanımdır. Perihan, Kemal ve Ayten adında üç kardeşi olan Süreya’nın erkek kardeşi (Kemal) çocukken ölmüştür. Şeyh Sait isyanının ardından devam eden Kürt isyanları, Süreya ve ailesinin 1938 yılında Erzincan’dan sürgün edilmesine neden oldu. Uzun süren bir yolculuğa çıktıkları yük vagonu, Cemal Süreya’nın “Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim” adlı şiirinde de geçmektedir; “Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi.”

Süreya ve ailesinin göç yolculuğu Bilecik ilinde sona erdi ve burada yaşamaya başladılar. Babası Hüseyin Bey, abisiyle birlikte nakliyecilik işiyle uğraşmaya başladı. Cemal Süreya, bu zorlu dönemlerde annesi Gülbeyaz Hanımı 23 yaşındayken kaybetti. Bu acı olayı yaşarken henüz 7 yaşında olan Süreya, eğitimi için İstanbul’a, halasının yanına gönderildi. Cemal Süreya, o zamanlarını şu cümlelerle anlatıyor; “İlkokula bir yıl geç başladım, hastaydım. Okula başladığım zaman okumayı ve yazmayı biliyordum. Hatta amcam beş sıfırlı rakamlarla matematik yapmayı dahi öğretmişti. Bundan dolayı birinci sınıftayken arkadaşlarımla aramda büyük bir fark vardı ve bu fark hep devam etti. Bu durum beni tembelliğe sevk etti, fakat diğer yandan da dışarıdan okumaya götürdü.”Cemal Süreya, 11 yaşındayken (1942) Bilecik’e geri gönderildi ve babası o sırada karayollarında görev yapıyordu. Genç yaşta hanımını kaybeden Hüseyin Bey, 6 yıl sonra ikinci evliliğini yaptı. Süreya ile kardeşleri üvey anneye bir türlü alışamadı, ayrıca ondan eziyet görüyorlardı. Süreya, 11 yaşında maruz kaldığı bu muameleyi “11 Beyit” adlı şiirinde şu cümlesiyle ifade ediyor; “Kız kardeşimi saçından kavrayıp kuyuya sarkıtan kadın.” Süreya, ortaokulun ikinci sınıfındayken ileride evleneceği Seniha Nemli ile tanıştı. Seniha Hanım’ın ailesi o sene Bilecik’e taşınmıştı ve kendisi de Süreya’nın sınıfına verilmişti. Ortaokul bittikten sonra Haydarpaşa Lisesi’ne yazılan Cemal Süreya, burada yatılı olarak okuyor ve aynı zamanda hafta sonları kardeşlerini ziyaret ediyordu, ancak üvey annesi tarafından da engelleniyordu. Daha sonra yaşanan bir olay sonucu üvey annesi evden kaçtı ve babası da Refika Hanım’la evlendi.

Liseyi başarıyla bitiren Süreya, günümüzdeki Siyasal Bilimler Fakültesi Maliye ve İktisat bölümüne kaydını yaptırdı. O dönemdeki en iyi arkadaşları ise Hasan Basri, Nihat Kemal Eren, Sezai Karakoç ve Muzaffer Erdost’tu. Süreya, 1952 yılında Seniha Hanım’la nişanlandı ve bundan bir sene sonra da evlendi. 1954’de üniversiteyi bitiren Süreya, Eskişehir Vergi Dairesi’nde stajyer olarak çalışmaya başladı. Aynı dönemlerde maddi durumu bozuk olan Süreya’nın evliliği de sıkıntıdaydı. Ayrıca eşiyle arasında olan eğitim farkı, bu evliliği iyiden iyiye zora sokuyordu ve Süreya bazen şiddete başvuruyordu. Süreya’nın bu dönemleri, onun başka maceralara yönelmesine neden oldu ve iş yerindeki bir bayanla aralarında gönül ilişkisi başladı. Adını “Üvercinka” koyduğu bu bayanla ilişkisi çok kısa süren Süreya’nın 1955 yılında bir kızı doğdu. Daha sonra müfettişlik sınavına giren Süreya, bu sınavı kazandı ve İstanbul’a müfettiş yardımcısı olarak atandı.

Tüm zamanını edebi çalışmaları, vergi dairesi ve kızı arasında geçiren Süreya’nın eşiyle olan geçimsizliği de hat safhadaydı. Süreya’dan gördüğü şiddete karşı daha fazla dayanamayan Seniha Hanım, babasının evine gitti. 1958 yılında Maliye Müfettişliğine atanan Süreya, daha sonra tekrar eşiyle bir araya geldi ve kız kardeşi Ayten Hanım’ı da yanına aldı. Aile sıkıntılarından yakasını bir türlü kurtaramayan Süreya, bu kez de kardeşi ve eşinin geçimsizlik sorunuyla karşı karşıya kaldı. Bunların sonucunda Süreya ve eşi ayrılma kararı aldı ve Seniha Hanım kızını da alarak tekrar babasının yanına gitti. Bu dönemlerde Süreya, üvey annesi Refika Hanım ve kız kardeşiyle birlikte yaşamaya başladı. 1959 yılında askere gitti ve önce asteğmen daha sonra da teğmen oldu. 31 Aralık 1960’ta askerlik vazifesini tamamlayan Süreya, Kasım 1961’de görevli olarak Paris’e gitti.Süreya’nın 1967 yılında evlendiği Zuhal Hanım, dönemin Yelken dergisinde editörlük yapıyordu. Aynı dönemde İstanbul Vergi Dairesi’nde işe başladı ve daha sonra Ankara’ya atandı. Zuhal Hanım’ı İstanbul’da bırakarak Ankara’ya giden Süreya, her iki evin geçimini sağlamakta güçlük çekti ve daha sonra eşi de Ankara’da çalışmak üzere yanına geldi. Hem eşi hem de kendi kıskanç bir kişiliğe sahip olan Süreya, bu evliliğinde de geçimsizlik yaşamaya başladı ve devamlı birbirlerini aldatmakla suçladılar. Bu sıkıntıların sonu, bir kez daha Süreya’nın boşanmasıyla neticelendi. Üçüncü evliliğini ise 1975 yılında, bir arkadaş davetinde tanıştığı Güngör Hanım’la yaptı ve aynı sene İstanbul’da Darphane müdürlüğüne atandı. Daha sonra büyük bir aşkla evlendiği yeni eşiyle de aralarında sorunlar oldu ve bu evlilik sadece bir yıl sürdü. Cemal Süreya’nın kıskançlık krizleri ve tutarsızlıkları bu evliliğin de sona ermesiyle sonuçlandı. Tüm bu aile krizlerinden en çok etkilenen kişi ise, oğlu Memo oldu.

1976 yılında ayrıldığı eşi Zuhal Hanım’la tekrar birlikte olmaya karar veren Süreya, kendi Ankara’da çalışırken eşi İstanbul’da ve oğlu da Göztepe’de ilkokulundaydı. Yeniden başlayan bu birliktelik de uzun sürmedi ve tekrar ayrıldılar. Oğlu annesiyle birlikte kalırken, Süreya Ankara’ya geri döndü ve teftiş için Erzincan’a gitti. Cemal Süreya son evliliğini dört çocuklu dul bir bayan olan Birsen Hanım’la yaptı. Süreya’nın bazı olumsuzlukları ve tutarsızlıklarını yoluna sokan Birsen Hanım, ona bir anne şefkatiyle yaklaşıyordu. Bu evlilik Süreya’nın gerçek bir aile saadetini bulduğu bir evlilik olmuştur.

1980 yılında başmüfettişliğe kadar yükselen Cemal Süreya, 1982’de emekli oldu ve bundan sonraki zamanını edebiyata ayırmak istedi. Bu isteğini karşılamak için aldığı emekliği maaşı yeterli değildi ve bundan dolayı Ortadoğu İktisat Bankası’nda çalışmaya başladı. Altı ay sonra iflas eden banka, Süreya’nın yargılanmasına neden oldu ancak suçsuz bulunarak beraat etti. Evinde huzurlu bir hayat sürdüren Süreya, sigara alışkanlığını da bırakmış, fakat alkolden yakasını kurtaramamıştı. Bu sorunun dışında, hayatının düzenini bozan başka bir neden de oğluydu. Uyumsuz ve asosyal bir genç olan Memo, ailede huzur bırakmamıştı.

Ömrünün son dönemlerini sıkıntılar içinde geçiren Süreya, oğlunun davranışları şiddet ve tacizlere kadar varınca kendini iyice alkole verdi. Stres ve sıkıntı altında günler geçirirken alkol komasına giren Cemal Süreya 9 Ocak 1990’da hayatını kaybetti.Cemal Süreya’nın Eserleri
Üvercinka - Şiir (1958)
Göçebe - Şiir (1965)
Beni Öp, Sonra Doğur Beni - Şiir (1973)
Uçurumda Açan ve Sevda Sözleri ile birlikte toplu şiirler (1984)
Sıcak Nal ve Güz Bitiği - Şiir (1988)
Sevda Sözleri (1990)
Şapkam Dolu Çiçekle - Düzyazı (1976)
Günübirlik - Düzyazı (1982)
13 Günün Mektupları - Düzyazı (1990)
99 Yüz, 999. Gün - Üstü Kalsın - Düzyazı (Basım,1991)
Folklor Şiire Düşman - Düzyazı (Basım,1992)
Uzat Saçlarını Frigya - Düzyazı (Basım,1992)
Paçal / Aydınlık Yazıları - Düzyazı (Basım, 1992)
Oluşum’da Cemal Süreya - Düzyazı (Basım, 1992)
Papirüs’ten Yazılar - Düzyazı (Basım, 1992)
Günler  - Düzyazı (Basım,1996)
Güvercin Curnatası ve Süreya ile Sohbetler (1997)
Toplu Yazılar 1 (2000)
Mülkiyeli Şairler - Antoloji
100 Aşk Şiiri - AntolojiDostoyevski'den çok etkilendi
Ortaokulun ilk senesinde Dostoyevski ile tanıştı. Karamazov Kardeşler romanından öyle etkilendi ki, içindeki huzursuzluğu yazarak dışavurmaya o zaman karar verdi: "Aslında ikinci bir doğum tarihim vardır benim, edebiyatla ilgili olarak. 1943'te Dostoyevski'yi okudum ve bende hiç huzur kalmadı. Bugün onu eskisi kadar seviyor muyum? Çok şey aldı onun yerini ama yine de beni edebiyata, şiire iten şeylerde tuhaf bir şekilde en çok bir romancının, Dostoyevski'nin etkisi vardır."

İyi bir okur olduğu kadar, başarılı bir yazar ve şair olacağı, okuldaki duvar gazetesinde karaladığı, güzel kızlara yazdığı aşk mektuplarında kendini belli etti. Günlük hayatta içine kapanıktı ama yazdıklarındaki yaşam coşkusu ve nevi şahsına münhasır alaycılık, ilk dönem ürünlerinden itibaren Cemal Süreya'nın alametifarikası oldu.Türkçe'yi Garip akımı şairlerinden öğrendim"
Ortaokuldan sonra İstanbul'da Haydarpaşa Lisesi'ne kaydoldu: "Lisede aruz ile, eski tarz yazardım. Bizim kuşağın içinde biraz geç çıktım ortaya, uzun süre yazdıklarımı yayınlamadım. Bir çeşit utangaçlık, çekingenlik, kendine güvenemeyiş ya da kusursuzu aramak diyebiliriz... Biraz geç yayınladım. 1953'te sanırım, Mülkiye Dergisi'nde bir şiir yayınladım. Ondan sonra da sürekli yayınlamaya başladım. Ben yeni edebiyatla, yeni şiirle de geç tanıştım."

Garip Akımı, 1940'lı yılların başında bir manifestoyla ortaya çıkmış, şiirde sadeleşmenin, yeni bir ses ve yaşayan bir Türkçe ile yazmanın önünü açmıştı. Peki Cemal Süreya bu konuda neler düşünüyordu?

"Orhan Veli şiire elma yemesini öğretti. Bizler Garip şiirine bir tepki olarak çıktık. Ama şimdi düşünüyorum da Garip şiiriyle, özellikle de daha sonra başka yeni şairlerin katılımıyla meydana gelen Türk yenilikçileriyle oluşan şiirde, biz nasıl var olmuşuz, ne kadar etkilenmişiz ondan, çok beslenmişiz! Bazı arkadaşlarım öldü: Edip (Cansever), Turgut (Uyar). Bazıları da yaşıyor. Ben kendi payıma konuşayım: Çok beslendim, hatta Türkçe'yi onlardan öğrendim diyebilirim."

Hilmi Yavuz, Cemal Süreya'nın Türk şiirindeki önemini şu sözlerle anlatır: "Gül şiiri, Yeditepe Dergisi'nde 1954 yılında yayınlanmıştı. Bu şiiri 23 yaşında yazdı. Ki bence Türk edebiyatında, şiirinde çok ciddi bir kopmadır. Ondan öncesi yoktu gerçekten. O güne kadar Türk şiirinde söylenmemiş, dile getirilmemiş imgelerle ironiyi ve erotizmi temellendirdi. Bu Cemal Süreya'yı bu anlamda müstesna kılar."

GüÜvercinka' şiiri, İkinci Yeni'nin sembolü oldu
1953 yazında ortaokul yıllarından beri sevdiği ve sürekli mektuplaştığı Semiha ile evlendi. 1 yıl sonra mülkiyeyi bitirdi ve Eskişehir'de stajyer memur olarak göreve başladı. Ardından 1955 yılında maliye müfettiş muavini olarak İstanbul'a geldi: "Birçok kent gezdim, hepsinden etkilendim, ama en çok İstanbul'dan etkilendim. İstanbul bir kent gibi değil, bir hayvan gibi, yağmur yağdığında kokusu olan, diri bir kent. Çok eski, çok karışık, hiçbir simetrik duygu taşımayan bir kent."

Baylan Pastanesi o dönemin İstanbulunun sanatçılar için en gözde mekanıydı. Cemal Süreya burada Ankara'da başlayan dostluklarını perçinleyip yeni insanlarla tanıştı. Onlara 'İkinci Yeni şairleri' deniyordu: Ece Ayhan, İlhan Berk, Ülkü Tamer, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya... Bu genç şairlerin ardı ardına ürünler verdiği bir dönemde Cemal Süreyya, İkinci Yeni'nin sembolü olacak bir kitapla okurların karşısına çıktı: ÜvercinkaDergicilik tutkusu ve Papirus dönemleri
Şiir kadar vazgeçilmez bir diğer tutkusu da dergicilikti. İlk kez 1960'da askerliği sırasında çıkardığı Papirus'u, imkansızlıklarla boğuşarak üç ayrı zamanda yayınladı. Her seferinde koşullara yenik düşüp dergiyi kapatmak zorunda kaldığında, bu durumu kendi alaycı üslubunda değerlendirdi:

"Bir dergi gibidir benim yaşamım
Bu yüzden ölmem; batarım."

Türk edebiyat tarihinde kendine çok önemli bir yer edinen Papirüs dergisi, araştırma dosyaları ve sayfalarında yer verdiği sayısız genç yazar ile, yeni bir edebiyatçı kuşağın yetişmesine imkan sağladı.

1965'te Papirüs'ü Ülke Tamer ve Tomris Uyar ile ikinci defa çıkardığında, o zaman hayat arkadaşı olan Tomris Hanım'ın da telkiniyle memuriyetten istifa etti. Aynı yıl ikinci şiir kitabı Göçebe'yi yayınladı. Göçebe, 1966'ta TDK Şiir Ödülü'nü aldı. Bu arada Zuhal Tekkanat ile evlendi. 1969'da, amcasının adını verdiği oğlu Memo dünyaya geldi. Oğlunun büyümesini, bir mucizenin gerçekleşmesine tanıklık edercesine coşkuyla izledi. Deneme- Eleştiri

* Şapkam Dolu Çiçekle (1976)
*Günübirlik (1982)
*99 Yüz (1992)
*Uzat Saçlarını Frigya (1992)
*Folklor Şiire Düşman (1992)
*Aydınlık Yazıları/ Paçal (1992)
*Oluşumda Cemal Süreya (1992)
*Papirüsten Başyazılar (1992)
*Toplu Yazılar I (2000, Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar)
* Toplu Yazılar II (2005, Günübirlikler)

Günce
999 Gün/ Üstü Kalsın (1981)

Mektup
*Onüç Günün Mektupları (1990)
*Çocuk Kitabı
*Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (1993)

Söyleşi
*Güvercin Curnatası (1997)

Derleme
*Mülkiyeli Şairler (1966)
*Yüz Aşk Şiiri (1967)

Madagaskar 3 Filmi


Bu sefer Afrika'da kalan ekip eve dönmek için çabalayacak ve uzun bir uğraş gerçekleştirecekler. Madagaskar serisinin açık ara en iyi filmi.
Yollarına çıkan sirk onlar için iyi bir fırsat mı yoksa o sirki alarak büyük bir hata mı yaptılar. Ve penguenlerin iyi rulet oynadığını bu filmde öğrendim.
Aslan Alex filmin sonunda ait olduğu asıl yerin Afrika olduğunu öğrenir ama artık Afrika geride kalmıştır.
Hayvanların dünyalarını eğlenceli ve bir o kadar da gerçekleştiren bu film Cars ve Oyuncak Hikayesiyle yarışır.
Filmin devamı gelecek mi diye soranlara şöyle söyleyeyim. Filmin ilk serisi Madagaskarda başladı ve şimdi Madagaskarda bitiyor. Ve sonu gelmez muthış bır macera sürüyor.
Madagaskar Hakkında Bilgi 
Madagaskar hakkında , 587.000 kilometre karelik yüz ölçümü ile Türkiye’nin dörtte üçü kadar olduğunu söyleyerek başlayalım.

Nüfusu yaklaşık 23 milyondur.
Bir ada ülkesidir.
Afrika ile arasında Mozambik kanalı bulunmaktadır.
1895 yılından 1960 a kadar Fransız egemenliğinde kalmış, 1960 yılında bağımsızlığını kazanması sonrası önce Malagasy Cumhuriyeti sonra Demokratik Madagaskar Cumhuriyeti en son 1993 yılında bugünkü resmi adı olan Madagaskar Cumhuriyeti adını almıştır.
Başkenti Antananarivo’da yaklaşık 2 milyon insan yaşamaktadır.
Grönland, Borneo ve Yeni Gine’nin ardından dünyadaki en büyük 4. Adadır.
Ülkenin resmi dili Fransızca ve Malgaşca’dır.
Ülkede resmi anonslar sadece Fransızca yapılmaktadır.
Madagaskar halkına Malagasy adı verilir.
Yerel halk ülke ismini Mada başkent ismini Tana olarak kısaltılmış şekilde kullanmaktadır.
Ülkenin yarısı Hıristiyanlığa diğer yarısı yerel dinlere inanır, çok az sayıda Müslüman vardır.
Ülkenin en yüksek noktası 2876 metrelik zirvesi ile Maromokotro dağıdır.
Adadaki 250.000 canlı türünün yüzde 70’i başka hiç bir yerde yoktur.
Ülkedeki 14.000 bitki türü başka hiçbir yerde yoktur.
Dünyada tek Lemür bulunan yer olması Madagaskar hakkında önemli bir detaydır..
Dünyanın en bilinen Baobab türü Büyük Baobab, sadece bu adada bulunur.
Yüzyılda soyu tükenene kadar 3 metre boyu ile dünyanın en büyük kuşu olan Fil Kuşu’na ev sahipliği yaptığı kabul edilmektedir.
Madagaskar hakkında bilim adamlarının yaptığı önemli yorumlardan biri nadir ekolojik özellikleri sayesinde 8. Kıta olarak kabul edilmesi yönündeki yorumdur.
Halk arasında kızıl renkli bereketli toprakları sayesinde Kırmızı Ada olarak anılmaktadır.
Ülkenin milli sporu dans ve boksun bir sentezi olan Moringue’dir.
Ülkenin sadece 1 tane uluslararası havalimanı vardır.
Ülkedeki hava limanlarının sadece 4′ te 1′ i asfalt piste sahiptir.
Yağmurlu sıcak ve kuru sıcak mevsim olmak üzere ülkede sadece 2 mevsim vardır.
Afrika’ya yakın olmasına rağmen ilk yerleşimin Asya’nın Borneo adasından kanolarla gelenler tarafından milattan önce 350’li yıllarda yapıldığı kabul edilmektedir.
Dünyanın en büyük 3. Mercan resifi bu adadadır.
Dünyada kullanılan safir taşının yarısı bu adadan gelir.
Dünyanın en büyük vanilya ve karanfil üreticisidir.
Ulusal sporu Ragbi dir.
Ülkedeki nüfusun yaklaşık yüzde 70’i günlük 1 dolar altında kazanmaktadır.
Nüfusun yüzde 45’i 15 yaş altındadır.

Atilla İlhan Hayatı

ATİLLA İLHAN


Tam ismi, Attilâ Hamdi İlhan'dır. Babası savcı Muharrem Bedrettin İlhan; annesi ise
Emine Memnune Hanım’dır. Tiyatro ve sinema sanatçısı Çolpan İlhan'ın ağabeyidir. Babası
Bedri İlhan iyi derecede Osmanlıca bilen, Divan Edebiyatı'na meraklı, şiir yazan şair ruhlu
birisidir. Babası emekli olunca İzmir’e yerleşmiş İlk ve ortaokulu Karşıyaka Cumhuriyet
İlkokulu ve Karşıyaka Ortaokulu’nda bitirmiştir.İzmir’de iken babasının kütüphanesinden
faydalanarak bol bol kitap okumuş, edebi bilgiler edinmiş ortaokulayken ilk şiirlerini
yazmaya başlamıştır.
İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken aşık olduğu bir kıza yazdığı NAZIM
HİKMET şiirlerini defterinde gören öğretmenlerinin şikâyeti üzerine yakalanmış 1941
Şubat'ında, 16 yaşındayken Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesine aykırı davrandığı
gerekçesiyle tutuklanıp okuldan uzaklaştırılmıştır. Okuldan atılma ve hapse girmesine neden
olan kızı en yakından gördüğü an ise karakolda verdikleri ifade esnasındadır. Avukat
Babasının sayesinde çok daha fazla ceza almaktan kurtulmuş ama üç hafta gözetim altında İki
ay da hapiste kalmıştır.
Üstelik Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına
ara vermek zorunda kalmış ancak İki yıl sonra Danıştay tarafından okuma hakkı geri
verilmiştir. Şair bu iki yıl boyunca vaktini roman okuyup Fransızcasını geliştirmekle
geçirmek zorunda kalır.

1944 yılında İstanbul Işık Lisesi'ne yazılabilir. Lise son sınıfta amcası ondan habersiz bir
şiirini CHP Şiir Armağanı'na yollar. Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek
çok ünlü şairi geride bırakarak almıştır.Bu ödül onun şairli hayatı açısından bir dönüm noktası
olacaktır.

1946’ta liseden mezun olup İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydolur. Hukuk Fakültesi'ne
devam etmiş ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda
bırakmıştır.

Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanır. 1948'de
ilk Şiir kitabı Duvar'ı yayınlar.
 1948 de üniversite ikinci sınıftayken NAZIM HİKMET'i kurtarma hareketine katılmak
üzere Paris'e gider. 1951de Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı soruşturmaya uğrayınca
Paris'e tekrar gider. Bu sebeplerden İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki tahsilini
tamamlayamaz. Öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalır ve altı yıl botunca aralıklarla
Paris’te yaşar.

Fransa'da Fransızcayı ve Marksizmi öğrenir. 1950'li yılları İstanbul - İzmir- Paris üçgeni
içerisinde geçirip yurda döndükten sonra, Türkiye Sosyalist Partisinin yayın organı olan ve
Adil Müstecalıpoğlu’nun sahip olduğu “Gerçek “Gazetesinde çalışmaya başlar.1953'te Vatan
gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlamıştır. Yavaş yavaş Türkiye çapında ismini
duyurmaya da başlamıştır.

1957'de Erzincan'a askerliğini yapmaya gider. Askerlik sonrasında İstanbul’a döner ve
sinema çalışmalarına ağırlık verir. Senaryolarında “Ali Kaptanoğlu” takma adını kullanmaya
başlar. 1954-1955yıllarında Maviciler dergisinde topladığı genç şairlerle beraber Ferid Edgü,
Özdemir Nutku ve TED Koleji öğrencileri ile Garip akımına karşı eleştiriler
yapmışlardır. Garipçiler’e karşı çıkıp Maviciler veya Mavi Topluluğu adıyla tanınan
toplumcu gerçekçi şiir akımını başlatmıştır. Şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir
anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık getirir. Mavi dergisinde topladığı genç şairlerle
beraber bu akıma karşı eleştiriler yapmışlardır. "Bobstil ve alafranga" olarak adlandırdığı
Garipçilerin karşısında yer almış Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum şiir
kitaplarındaki şiirleriyle genç şair kuşağını etkilemiştir.
 Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döner. Sosyalizmi ve
televizyonculuğu inceler. Ama babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemi başlar.Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz gazetelerinde köşe yazıları yazmaya başlamıştır. Yelken
ve Sanat Olayı dergilerini yönetir. Genç, Yeni Nesil, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş
Hikâyeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat
Olayı gibi dergilerde şiirleri, deneme ve eleştirileri yayınlanmaya başlamıştır.
Yasak Sevişmek, Elde Var Hüzün kitaplarındaki şiirlerinde divan şiiri ve şarkılardan da
yararlanır. İlk iki romanı Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez’ den sonraki
romanlarında tarihsel konulara ağırlık vermeye başlar. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak
Sevişmek ve Aynanın İçindekiler dizisinden Bıçağın Ucu yayımlandı. 1968'de Biket Hanım’la
evlenir Biket Hanım ile 15 yıl evli kalır.

Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel
yayın yönetmenliğini yürütmüştür. 1965-19733 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının
başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da Senaryo yazmaya geri dönüş
yapmaya karar verir. Senaryolarını yazdığı önemli filmler: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad),
Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan),
Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon).
Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle
izlenilen diziler oldu.
 1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenmiş ve Ankara'ya taşınmıştır. Sırtlan Payı ve
Yaraya Tuz Basmak'ı Ankara'da iken yayınlar. 1974 yılında TDK şiir ödülünü ‘Tutuklunun
Günlüğü’ eseriyle aldı. ‘Sırtlan Payı’ adlı romanıyla 1974-1975 Yusuf Nadi Armağanı Roman
ödülünü kazanır.1981'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını
tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşir.
 İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet (2 Mart 1982 - 15 Kasım 1987) ve Gelişim
Yayınları ile devam edecektir. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları
arasında Meydan gazetesinde yazmaya başlar. 1996 yılından 2005 yılına kadar köşe yazılarını
Cumhuriyet Gazetesi’nde sürdürecektir.

Attilâ İlhan ilk kalp krizini 1985 yılında geçirmiştir. Bu tarihten sonra kardiyolojik sorunları
devam eden İlhan'ın 2004'ten itibaren sağlık durumu daha da bozulur. 11 Ekim 2005'te
İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındadır.
2003 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layık görülmüştür. 1946 CHP Şiir Yarışması İkinciliği 1974
Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü tutuklunun Günlüğü ile 1975 Yunus Nadi Roman Armağanı Sırtlan
Payı ile almıştır. 2007 yılında kurulan Attilâ İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı çalışmalarına devam
etmektedir.

Atilla İlhan aşk ve yalnızlık şairidir. Gençlik dönemlerinde platonik aşklar yaşasa da
sonradan bu durum değişmiştir. Ayrılık ve sevdayı yaşamına bir bütün olarak katmıştır.Sadece aşk
ve ayrılıkla ilgili yazmıyor tabii ki. Son dönemlerine doğru ülke ekonomisi ve siyasetle ilgili de
yazmıştır. Şiirlerinde diğer şairlerden farklı olarak bir zaman akışı vardır. Yani olay anlatan şiirler
yazmıştır.

Üçüncü Şahsın Şiiri beni en çok etkileyen şiiriydi. Atilla İlhan’ı şiire yönelten en
önemli faktör duygulara olan bağlılığıydı. ‘Bazı aşklarını da kafasında kurmuştu.’ diyor
arkadaşları. Atilla İlhan’ın şiirlerini anlamak için şiirlerinde yaşamak lazım. ‘Ayrılık sevdaya
dahil.’ diyerek şiirlerini çok güzel özetliyor bence.

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

Gözlerin gözlerime değince,
Felâketim olurdu, ağlardım.
Beni sevmiyordun bilirdim.
Bir sevdiğin vardı duyardım.
Çöp gibi bir oğlan, ipince.
Hayırsızın biriydi fikrimce.
Ne vakit karşımda görsem,
Öldüreceğimden korkardım.
Felâketim olurdu, ağlardım.
Ne vakit maçka'dan geçsem,
Limanda hep gemiler olurdu.
Ağaçlar kuş gibi gülerdi.
Bir rüzgâr aklımı alırdı.
Sessizce bir cıgara yakardın.
Parmaklarımın ucunu yakardın.
Kirpiklerini eğerdin, bakardın.
Üşürdüm içim ürperirdi,
Felâketim olurdu ağlardım.
Akşamlar bir roman gibi biterdi.
Jezabel kan içinde yatardı.
Limandan bir gemi giderdi,
Sen kalkıp ona giderdin.
Benzin mum gibi giderdin,
Sabaha kadar kalırdın.
Hayırsızın biriydi fikrimce.
Güldü mü cenazeye benzerdi.
Hele seni kollarına aldı mı,
Felâketim olurdu, ağlardım.

ATİLLA İLHAN

Atilla ilhan şiirin hikayesini aşağıdaki gibi anlatıyor:
“Çok ünlü bir şiir daha. Hemen söylemeliyim ki şiir, gerçeğe çok yakın bir psikolojiyi, bir
sevda gerilimini yansıtıyor. O yıllarda, Maçka dolaylarında n. adında bir kız yaşardı.
İnce, tüy gibi, kısacık saçlı, son derece modern bir kız. Yanılmıyorsam Güzel Sanatlar
Akademisine gidiyordu. Tesadüf bu ya, Marsilya yolculuklarımdan birinde, aynı
vapurdaydık. Napoli’ye kadar beraber gittik. O, orada indi. Bir türlü yaklaşmak fırsatını
bulamadım. Ne yalan söylemeli, bu siluet beni çok etkilemiştir. Siluet diyorum çünkü kişi
olarak onu tanımadım; ama galiba uzaktan ‘sevdim’. Üçüncü Şahsın Şiiri bunun
kanıtıdır.”

Yaşanılan daha fazla olmalı bence bu şiirde.Basit bir hikayeyi kendi dünyasında
yorumlamış Atilla İlhan. Bu şiirin özelliği yukarıda da görüldüğü gibi bir tabloya
yansıması. Atilla İlhan’ın alışılagelmişin dışında ruh hali ve üçüncü kişinin orada
konumlandırılması tüm bunları güzel bir tablo yapmış ama yeterli değil, yaşanmışlık
kapıya koymuş şairi ve orada ayrı bir kare oluşmuş.

Romanda Anlatım Teknikleri


Gösterme(sahneleme) tekniği: Olaylar, kişiler, varlıklar okuyucuya doğrudan sunulur. Anlatıcı, okuyucuile eser arasına girmez. Okuyucunun dikkati eser üzerinde yoğunlaşır. Bu teknikte kişilerin konuşmaları ve hareketleri yansıtılarak okuyucunun kendisini eserin kurmaca dünyasında hissetmesi sağlanır.
Gösterme tekniği; diyalog, iç konuşma veya bilinç akışı şeklinde olabilir.       


Örnek:

Gösterme tekniği aşağıdaki metinde kişilerin karşılıklı konuşması (diyalog) şeklindedir.

— Ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— Sana ne? dediler. Fıkara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— Canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
— Ne yapacak bunları?
— Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya, hani onun bahçesini düzeltiyorlar da...
— İngiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— İngiliz çimiyle bu bir mi?
— Bu daha mı iyi?
— İyi de lâf mı? (Sait Faik Abasıyanık-Son Kuşlar)

Bilinç akışı:  Kişilerin duygu ve düşüncelerini, her hangi mantıki bir bağ ve gramer kuralı endişesi taşımaksızın, düzensiz bir şekilde ve çağrışım ilkesi paralelinde doğrudan doğruya okuyucuya aktarmaktan ibarettir. Aynı zamanda insanların tanıtılmasında da kullanılan bu teknikte yazar, okuyucuyu kahramanın iç dünyası ile başbaşa bırakmayı hedefler.


Örnek: “Yollar kalabalıktı. Baktığı yeri gözlerinden en uzun sakladıkları için en çok Bebek tramvayına kızıyordu. Devetüyü paltolu bir kadın görünce yüreği çarptı; ama o değildi. Şapkalıydı. Kalktı. Kapıya yürürken duvardaki takvimi gördü. 7 Mart Cumartesi yazılıydı. 27‟nin yarısı kara yarısı kırmızıydı. Rahatladı. İşte boşuna beklemişti. İnsanların düzeninde bütün ayrıntılar önemliydi. Günlerin adı bile… Bugünün cumartesi olduğunu bilseydi saat birde onu görürdü.” (Yusuf Atılgan-Aylak Adam)


 İç monolog (Konuşma): Kahramanların içsel konuşmalarını aktarmaya dayanan anlatım tekniğidir. İç konuşma tekniğinde, kahramanın duygu ve düşünceleri sesli düşünme şeklinde yansıtılır. Bu anlatım tekniğinde kahraman, karşısında biri varmış gibi kendi kendine konuşur.

Örnek: Bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? Sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... Asmanın yaprakları daha yemyeşil. Bizim bahçedeki kurudu bile. Deniz, Bozburun’a doğru başını almış gidiyor. Uzaklarda görünen, İstanbul’un neresi kim bilir? Sesler neden gelmiyor?

Diyalog: Öykü kişilerinin karşılıklı konuşmalarına dayanır ve sıkça kullanılan bir anlatım tarzıdır. Romancıların birçoğu bu teknikten yararlanmıştır çünkü diyalog tekniği roman ve öykünün vazgeçilmez yapı taşlarından birisidir. Diyaloğu vazgeçilmez kılan bu tekniğin işlevselliğidir. Bu bağlamda diyalog; olayın gelişmesinde, kahramanların ruhsal ve sosyal durumlarının açıklanmasında, konuşmalarda yatan kültür ögelerinin saptanmasında (ağız, şive, üslup), eserin daha dinamik bir hale gelmesinde ve hafiflemesinde oldukça etkilidir.
Diyalog tekniği iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Dış diyalog bildiğimiz iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşmasıdır.


Örnek-1:

Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu: - Burada mı oturuyor?
- Evet.
- Ne iş yapıyor?
- Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez. Büyük mevkiler istemez.
- Niye?
- Bilmem ama, belki "düşüşü var" diye.
- Tuhaf...
- Ama çok yüreklidir. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok kez savaşmıştır. Yüzünde kılıç yaraları vardır.
- Bize elçi olmaz mı?
- Bilmem.
- Bir kere kendisini görsek...

ANLATMA (TAHKİYE ETME) TEKNİĞİ: Anlatma tekniğinde okuyucu ile eser arasına anlatıcı girer. Okuyucu hemen her şeyi anlatıcı kanalıyla görür ve öğrenir. Okuyucunun dikkati anlatıcı üzerinde yoğunlaşır. Anlatma (tahkiye) tekniği; olay anlatımı, kişi tanıtımı, özetleme, iç çözümleme... şeklinde olabilir.

Örnek-1: Mahalle kahvesinin önündeki setin üstü sanki ufak bir bahçecikti. Ortada küçük bir havuz, içinde gazoz şişeleri, etrafında biraz çimen, kınar çiçekleri. Kapının sağ tarafında bazısı giyimli, birtakım da gecelik entarileri, şam hırkaları iler dört beş kişi İstanbul'un son zelzesinden konuşuyorlardı. (Memduh Şevket Esendal-Pazarlık Hikayesi)

Geriye Dönüş: Bir eserde olayların zaman sırasını bozarak geçmiş bir zamana ya da ola­ya dönme yoludur.
PARODİ TEKNİĞİ: Postmodern romanda daha önce yazılmış bir metnin içerik yönünden örnek alınmasıdır. Bütüncül ya da kısmen olabilir.

Örnek: Nazan Bekiroğlu’nun Yûsuf ile Züleyha adlı romanı, içerik yönünden divan edebiyatındaki Yûsuf ile Züleyha mesnevilerini örnek aldığından bir parodi örneğidir.Leitmotiv Tekniği: Romanda kahramanların karakteristik bazı davranışlarının, kelimeler, kelime grupları ve cümleler hâlinde okuyucunun zihnine yerleştirecek şekilde motif olarak tekrar edilmesidir.


TenisTurnuvası.com


Tenis Ligi ile yeteneklerinizi geliştirin, diğer oyuncularla tanışın ve arkadaş canlısı müsabakalarla anın tadını yaşayın.
Arkadaş canlısı bir grup oturumunda tenis oynayın ve her yaştan ve her yetenekten oyuncularla tanışın.
Tenis Kulüplerinde maçlar olsa da, yakın tenis kortlarında oynayan oyuncular için tenis ligi yoktur. Tenis Ligi, yerel oyuncuları birbirinden haberdar olmasını sağlar ve insanlara kendilerini geliştirmenin yolunu sunar.
Tenis Turnuvası  ile tenis oynamak artık çok kolay. Tenis Turnuvası size tenis oynayabileceğiniz bir ortam hazırlıyor. İlinizde siz de oynayıp hediyelerden kazanmak istiyorsanız hemen tıklayın. Üstelik katılım ücretsiz.
Şimdi artık tenis oynamak tek tıkla elinizin altında.
Tenis Turnuvası Uygulaması


Yaşamak Güzel Şey


      Beni en çok etkileyen filmdi. Müfit Can filmde reklam ajansında çalışan pısırık bir adam rolünde oynuyor. Bir karısı ve bir de kızı olan Müfit`in çizgilere basma hastalığı vardır.

Mürekkep Dergisi



Mürekkep Dergisi Ankara Atatürk Lisesi'nin mevsimlik çıkardığı bir edebiyat dergisidir. Dergi Cevap Kağıdı, Bir Sözden Çoğalan, Sesimiz, Okudukça, İzledikçe ve Benim Sayfam bölümlerinden oluşmaktadır. Derginin yönetim kurulu, şairleri, yazarları okul öğrencilerinden oluşmaktadır. Okul Taş Mektep zamanında Sesimiz adında bir dergi yayınlamış ve bize düşen görev Mürekkep adı altında bu derginin devamını sağlamaktır. Dergiye Okul Aile Birliğinden ulaşılabilir ya da okuldan temin edebilirsiniz. Dergide amaç insan ruhunun bir haritasını çıkarıp bu haritada okul olmaktır. Okulumuz TDE öğretmenlerinden Dinçer Eşitgin aracılığıyla dergi çıkarılmış ve 3. sayısı yakında sizlerle buluşacaktır. Biz hep yıllarca bu okulun birer sevdalısı olduk yine sizlerle bu sevgiyi paylaşmak en büyük dileğimiz. Mürekkep Dergisi'ni okuyarak hasretlerimizi giderebiliriz. Bu dergiyi bize sunan okul müdürümüz Bayram Akyüz başta olmak üzere, Okul Aile Birliğine ve emeği geçen herkese teşekkür ederim. (Sorularınızı sitemiz aracılığıyla bize sorabilirsiniz.)