Featured Posts Slider

Image Slider

ÇİFTÇİ VE SİHİRLİ TOHUMLARI


Sıkıntılı günlerdi. Virüs insanları evlere hapsetmiş, insanların yaşamlarını alt üst etmişti. Böyle bir zamanda bir çiftçi yıllarca ekim yapılmayan, kıraç bir tarlayı ekmeye karar verdi. Böylece yaşlı çiftçi, uzun yıllardır gitmediği, bakmadığı ve atalarından kalan bu tarlayı ekmek üzere yola çıktı. Yamaçta olan tarlaya ulaştığında, gözlerini alan güneş ışığını gölgelemek için sağ elini alnına siper etti. Önündeki geniş tarlaya şöylece bir baktı ve gördü ki arazi virane bir durumdaydı. Her yer dikenli çalılarla ve ayrık otlarıyla doluydu. Üstelik bu tarlada hiçbir teknolojik alet çalışmıyordu. Çiftçi endişelenmedi değil, yapılacak çok iş vardı ancak buraya umutsuzluğa kapılmaya değil, çalışmaya ve üretmeye gelmişti. Büyük bir inançla ve gayretle araziyi; taşları, otları, dikenleri temizledi. Sıra sürme işlemine geldi. İlkel yöntemlerle, atlarla tarlayı sürerken pulluğuna bir sandık saplandı. Gözleri fal taşı gibi açıldı, sandığı büyük bir beklentiyle ve merakla açtı. Ama sandıktan beklediği gibi bir hazine çıkmadı. Sandığın içinde farklı cinslerde tohumlar ve köşeye sıkıştırılmış küçük bir not vardı. Sararmış ve buruşmuş, eski olduğu her yerinden belli kâğıdı büyük bir şevkle açtı ve okudu:

    Bu tohumları farklı ellere, farklı insanlara ver. Onlara nasıl yetiştirileceğini öğret ve takibini yap. Bu tohumlar insanlığın kaderini değiştirecek. Layıkıyla bakıldıkları takdirde açlığa çözüm bulacak, insanlara umut olacak, bakımsız kaldığında ise hiçbir işe yaramayacak. Sorumluluk bundan sonra sana aittir.

Çiftçi donup kaldı. Uzunca bir bekleme sonunda kendine ancak gelebildi. Ne yapacağını şaşırdı. Günler boyu uykuları kaçtı. Bu sorumluluk yalnızca kendine verilmiş olsaydı, başka kimseye ihtiyaç duymadan kolayca tohumları eker, onlara sevgiyle bakar ve onları büyütürdü. Sonunda da bu tohumların neye dönüşeceğini görebilirdi. Sonuçta ne ekerse onu biçerdi. Ama bu maalesef imkansızdı. Talimatlar ortadaydı, tohumların farklı ellere, farklı insanlara ulaştırılması ve onlar tarafından yetiştirilmesi gerekiyordu. Düşündü, taşındı: Tohumları farklı ellere vermesi nispeten kolaydı ancak tohumların takibini nasıl yapacaktı? İnsanları nasıl bilgilendirecekti? Gerçi sandık içinde her bir tohum için yapılması gerekenler ayrı ayrı ve detaylıca açıklanmıştı. Çiftçi sadece bu görevleri zamanı gelince tohumu emanet ettiği insanlara aşama aşama bildirmekle görevliydi. Buna karşın çiftçi kendisine yüklenen bu ağır sorumluluğun stresi altında günlerce uyuyamadı. Tohumları, kimlere nasıl göndereceğini ve süreci nasıl takip edeceğini düşündü. Ne var ki bir çıkış noktası bulamadı. Bir gün arkadaşlarına durumu açıkladı. Arkadaşları: “Niye bu kadar sorun ediyorsun ki? Bu işi halletmek çok kolay.” dediler. Çiftçi memnuniyetle karışık bir beklentiyle “Nasıl kolay?” diye sordu. Arkadaşları biraz bilmiş bir ifadeyle: “Teknoloji çağındayız. Tohumları gönderdiğin evlerde bilgisayar ve internet bağlantısı olursa hem talimatları rahatlıkla gönderebilir hem de tohumların durumunu an be an takip edebilirsin. Tohumları da kargo şirketleriyle gönderdin mi olur biter!” dediler. Bu işler çiftçinin tek başına yapabileceği şeyler değildi. Çiftçi sorumluluğun ne kadar büyük olduğunun farkındaydı, bunun üzerine bilgisayardan iyi anlayan birini buldu ve durumu ona da izah etti, destek olmasını istedi. 

Bilgisayarcı çiftçiye bir bilgisayar aldı ve internet bağlantısı kurdurdu. Her tohumun içine de birer mikroçip yerleştirdiler. Bu mikroçipler tohumların yaşamsal faaliyetlerini ve büyümelerinin devamı için ihtiyaç duydukları besinleri, bakım şekillerini ve sulanma durumlarını çiftçiye bildirecekti. 

Çiftçi en sonunda farklı eller ve farklı insanlar bulmayı da başardı. İnsanlar çiftçiyle birlikte bu güzel göreve ortak olma şansı elde ettiklerine çok mutlu olmuşlardı, çok istekli görünüyorlardı. Hatta içinde bulundukları pandemi günlerinde canları da çok sıkıldığından bu işe iyice merak sarmışlardı. Çiftçi meraklı ve istekli insanları görünce çok mutlu oldu. Bulduğu insanların ne kadar hevesli olduklarını gördükçe sonucun iyi olacağına inanmamak elde değildi. Mikroçip eklenmiş tohumlar tez bir biçimde kargo şirketleriyle bulunan kişilere ulaştırıldı. Tohumlar ekildi, tohumların ekileceği toprağın cinsi, tohumlara nasıl bakılacağı, tohumların güneşi nasıl alması gerektiği gibi bilgiler çiftçi tarafından tek tek karşı taraflara ulaştırıldı. Geri dönüşler çok güzeldi. Çiftçi umutlanmıştı. Bu tohumlar notta yazılanlar doğruysa insanlığın kaderini nasıl değiştirecekti acaba? 

İlk günler sorunsuz geçti. Çiftçi talimatları gün gün gönderdi. İnsanlara, yapmaları gerekenleri anlattı. Tohumları alanlar talimatları aldıklarını ve talimatlara uyacaklarını teker teker bildirdiler. Çiftçi ayrıca bu kimselere sulama yapmaları gereken günü verdi. Zira insanlığın kaderini sonsuza dek değiştirecek bu güçlü tohumların filizlenmesi, düzenli olarak sulanmalarına bağlıydı. Üstelik bu seferki sulama can suyuydu ve hayati önem taşıyordu. Herkes tohumlarını suladıklarını, görevlerini yerine getirdiklerini söyledi. Gün geldi, saatler mikroçiplerin veri göndereceği anlardan yalnızca biri olan 24.00’ı gösterdi. Sulanma oranları çiftçinin bilgisayarına yüzde olarak düştü. Gelen veriler hiç de iç açıcı değildi. Kimileri toprağı çok az sulamıştı, kimileri ise hiç sulamamıştı. Görevini yapanlar ve tohumlara gerekli suyu verenler çiftçiyi mutlu etse de insanlığın kaderi herkesin üstüne düşeni yerine getirmesine bağlıydı. Sulanmayan tohumlarda neler vardı acaba? Bu tohumlar sulansa ve kök verse nelere sebebiyet verecek, kimleri refaha erdirecek, kimlerin karnını doyuracak, kimlere can simidi olacaktı? 

Çiftçi üzülerek fark etti ki, insanların söyledikleri farklı, yaptıkları farklıydı… Demek söz vermek, konuşmak bu kadar kolaydı. Ama iş yapmaya gelince ortada çok az kişi kalıyordu. Keşke bu sorumluluk tamamen kendisine verilseydi, o zaman ne güzel, ne kolay olurdu. Oysa farklı eller, farklı insanlar ne demekti? Çiftçi işinin çok zor olduğunu bir kez daha anlamıştı. Tohuma su dahi vermeye üşenenler bitkileri nasıl gübreleyecek, budayacak, ilaçlayacak ve ürünü toplayacaklardı? Bunlar emek isterdi, mücadele isterdi, sabır isterdi. Tanımadığı insanlarda acaba bu özellikler var mıydı? Bilmedi, bilemedi, kara kara düşüncelere daldı. Uyumadı bir kez daha, uyuyamadı. Epeyce yaşlı olan çiftçi bu yaşına kadar böyle bir olay yaşamamıştı. Çiftçi, “Eğer tohumu olanlar benim verdiğim emeğin yarısını bile verselerdi ellerindeki hazineyi görebileceklerdi” diye yakındı. 

Bütün bu umutsuzluklara rağmen ansızın durdu. Doğruldu, ellerini tekrar gözlerine siper ederek ufuklara doğru baktı ve karar verdi.

Yılmayacaktı.

Bıkıp usanmayacaktı.

Yola devam edecekti.

Ömrünü o tohumların yetişmesine adayacak ve ömrü yeterse yıllar sonra nelere dönüşeceklerini görecekti. Oldukça derin ancak bir o kadar da sakin bir nefes aldı. Dikelmiş omuzları aklındaki rüzgarların durulmasıyla birlikte kararlı ama sakin bir şekilde tekrar aşağıya indi. Usulca nefesini bıraktı, yorgun ama parlak gözleri birden açıldı ve bir noktaya odaklandı. Dudaklarından şu kelimeler süzüldü:

Umutların tükendiği yerde yeni ufuklar yeşerir.

Özcan KILIÇ


Hocamın tohumlarını ağaç yapmak dileğiyle.

İnsanın Doğadaki Yeri ve Varlığı


İnsan bağımsız ve özgür bir ruhtu. Daha sonraları icat ettikleri büyük silahı yalan ve sahip olma gücüyle diplomasiler geliştirdi. Bu diplomasilerle devletler oluştu. Ve her devlet birbiriyle savaşı sonunda, özgürlüğünü kaybetse de insanoğlunun en büyük hayali yine özgürlüğü elde etmekti. Ve insan kötülük diye kafasında kurduğu her bütünsel ögeyi insan yaşamındaki etkileri sonucu oluşturdu. Çünkü dünya yıllardır yaşanılır bir yerdi ama insanlar toplum yaşamına ve sahip olma duygusuna çok önem verdiler. 

Aşkın ve duyguların doğuşu da böyle oldu. Bir nesneye verilen önem onun toplumdaki yerini belirlerken insan için normal olan ölüm ve öldürme arzusu azalıp onun yerine duygusal savaşlar başladı. İnsanın kendi hislerine kavuşması ve kendini özgürleştirirken hapsetmesi yıllardır olan bir olaydır ve aslında hiç değeri olmayan insan, kendini diğer hayvanlar arasında değerli bir yere çıkardı. Bunu okuyanlar da yavaş yavaş sinirlenmiştir çünkü kabile için verilen savaş insanoğlu yararına yapılan her davranışı olumlu kabul eder. Sistemlerle beraber dünya üstündeki egemenlik düzeni stabil oldu. 

Eğitimse bireyi geliştirirken ağır bir eğitim bireyi aynılaştırdı ve birbirleri arasındaki farkı, iyiyi kötüyü ancak doğayla kavrayabildiler. Yapılan yanlışlar ve doğrular tekilken doğa tekilliği bütünlüğe tercih eder ve topluluğun bir parçasından kopamayan insan eğitimin sınırlı ve yobaz olduğunu anlar . Doğa bilimleri ile dünyayı farklı kıldı ama herkes için aynı eğitim bireyleri aynı toplumun bir toplamı yaptı. 

İnsanın teknolojiye bu kadar bağımlı olması içgüdülerinin azalması sonucu oluştu. Düşünceler gelişti ve gelişen düşünceyle geleceğe şekil verdiler. Bu yönetim ve egemenlik insanı hayvandan farklı yaparken içgüdünün azalması insanı hayvana benzetti. Teknolojiye bu denli yakınlaşırken dünyadaki yaşam kültürünü ve geleceği düşünme özünü çağdaşlık uğruna gereksiz kaybettik. Doğaya geri dönüş ve dünyaya hayvanlar gibi uyum sağlamak için tüm insanlar ölmeli mi? Teknolojiyi bırakıp doğaya kavuşmanın tek sırrı bu mu? Bunu da Korona sürecinde düşünün derim. 

Korona Günlükleri 3


Galiba herkes zamana ayak uydurdu, bir ben eskisi gibiyim. Değişim herkesi etkiledi ve birbirinin benzeri insan sürüsüyle beraber hayattayım üstelik ne bir baskı ne bir eziklik daha fazla ses var daha fazla haykırış. 

Korona böyle sürerken hayat devam ediyor ve biz asla eskisi gibi olmadık. İnsanlarda motivasyon düşüklüğü olduğu bir dönemde hiphopın büyüsüyle karşılaştım. Hiphopın özünü anladım ve birbirlerini yargılayıp eleştirirken onca beyin, hiphop özgürleşmeyi örnekleştirmeyi ve aykırıyı hedefler. İnsan ruhunun tarlasında biraz olsun huzuru arar ve üçüncü şahıs edasıyla komik insanlar hâlâ kavramlandıramaz yaşamanın mutluluğunu. Ve böyle yalın düşündükçe anlamayacaklardır. Bu kadar korkarsanız ve hareketi ruhunuzda yapamayacak kadar uyuşuksanız ne işe yarar azim başarı ve sizin çok sevdiğiniz yeşil mavi para parçaları. 

Hep kin güttünüz. Bir koyun misali koştunuz. Ne anladınız ne de anlattınız. İyi olmak için biraz olsun çabalıyor musunuz? Hayır. İnsan olmak için peki? 

Ama bunları yapmasanız da sizi yaşama bağlayan bir şey olmalı. Bir umut veya yapmaktan keyif aldığınız bir şey. Sıkıca tutunun o dala ve biraz da kendinizi dinleyin ne yapalım. Şimdi geldim en güzel film önerisine müthiş bir 1960 filmi geçenlerde izledim. IT IS A WONDERFUL LIFE. İzleyin film tam da şimdi izlemelik. Genellikle yılbaşlarında USA de izleniyormuş. Siyah beyaz izlemenizi tavsiye ederim. Bir de şarkı önerisi isterseniz Gipsy Kings Amor mio etkileyici bir ses. Albüm almayı unutmayın plak ve CD hep tavsiyemdir. Artık insanlar böyle şeylere ilgi duymuyor ama keyfi inanılmazdır. Hadi sağlıcakla kalın ve Ramazan yardım ayıdır. Fakirlere yardım edin. Mutluluğunuz daim olsun. 

İnsan Neden Yazar?


Bedenini rahatlatıncaya kadar yazar insan. Bir kırıntının ruhunu bin parçaya böldüğü ekmeğin değerini bilmezken yazar ve acıtan her bir duyguyu tutarlı, tutarsız yazar. 

Yazılan hatalarla dolu yaşantısında her iyi duygunun yetmediğini sindirir. Dünyanın, tek tarafın kuytusuna sığmadığını ve bir daha gelecekse dünyaya kavramların bir çıkmaz gibi kilit olduğu nesnelerden oluştuğunu anlar. Yani bir arar bir bulur nefreti aşkı. Cezalandıran bir hayatta günahsızlanmayı diler. 

Oysa günah dolu geceleri yaşar insanlar, geceler yazar. Bir gözyaşıyla ekmez kimse çaresizliği toprağa.