Featured Posts Slider

Image Slider

Boş Sayfa 2020

 Her şeyin içinden çıkan bir yığın şeyden başka bir şey değildim diye başlıyor film. Kuralları bozuk ve tutarsız yaşamın gerisinden bakıyor göğe yani yalnızlıkların yağdığı geceye. Aydınlık hem yakın ve istesek binlerce mil var aramızda. Hal baskısından ve kafa doluluğundan başka bir problemi getirmiyor. Her boş sayfa yenisini doğuruyor. İnsan ancak tehlikedeyse bağırıyor çünkü bir kuş değildik anlaşılan. Çünkü yazmak sizde bir mevsimdi galiba mutluluk mavi çocuk aşağıya atladı bahçemizden. Cesaret edip de alamadım anlamını şiirin. Yargılı seçerdiniz kapakları. Kitaptan bahsettim anlamlarınız kapak oldu kitabıma. Hep ve sebep aramak arasında, klavyenin son götürdüğü baskı yeni bir kitap doğurdu hayatımda. Umursamazlık yığınında asgari ücret veren devletin kölesiyim. Efendim bile bir zamanlar köleydi şimdi ilahiyat mezunu bir efendi. Yönetiyor, dogma bir sınıftan ve o köylü bir anadan dogma yani doğuştan itibaren itibar gördü halktan. Böyle tehlikeliydi ve ben de tehlikeyi çok seviyordum. En azından en büyük kayıp yaşamımdı ama tanrı hep benimleydi. Anlamazdınız veya bir hayale tutuklu kalmıştınız siz. Aklını kaybeden bir yazarız biz. AKILLI ÇOCUK OLMAZ ve hayal ederler evreni. AKILSIZ BİREY OLMAZ ve hayal edilen evrende yaşarlar. Bu 3. sınıf felsefeniz kapitalizm ve siyasi sınıf birliğini doğurarak bizim imkansız oylarımızı medyayla baskıya aldınız çünkü pusuladaki adamlar kadar sınırlıydı aklımız.

Yine de seviliyorduk ve seviyorduk her şeyi. Böyle başladı en başından durulan ifadeler. Boş sayfa bizim dodurmamız gereken kişiliğimizdi. Söyleyemediklerimizi ölümle ya da sanatla sonlandırdık. Hala biliyor musun, yaşamın emeğinde görüyor musun, dedim ki doğumunla öldün sen ve sadece acımasızlıkları görüyormuşsun. Bak yeni bir ay yeni bir gün yeni bir düzen. Seni dinleyen ikinci bir ifadeyle noktaladı inancını, sözlerine gözlerine inan. Tek sen kalacaksın hayatın tozlu yolunda. Bir bakışla dondurdun maratonu ama devam eden büyük bir beklenti önündesin. Birinci sınıf bir öykünün giriş cümlesi temel bir kelime olamaz ama vicdan en büyük savaştır yine savaş önünde. Yaşamadım ve görmedim, dostluk çok eskide kaldı yollarımın. Yürekte acıyan bir yarayı yutkundun ve hala yargılıyorlar dönmüşler sana. Bir çöpçü bir hakim bir garson bir işçi bir öğretmen. Herkesin içinde ölü meslekler sıfatlaşmış karakterler. Yine aynada bak sizin kavganız yaşamla. İşçiler bağırıyor ellerinde karanfil halk türküsü önünde hak savunucuları ama adaletsizlkle dönemezdin maymuna. Teoride bir hayvandın ama duygularla anlamaya çalıştın kelimeler bir avukattı ama adaletle yargıya bağladın sanatın en büyük yargıcı toplumdu ama sen parayla sakladın ölüm önündeki en büyük engeldi şimdi tanrıyı kendine sakladın. Bir fikir ve bir zikir aklının ucunda kalmış geçmişine diyorum. İyiliğin bir ödülü mü vardı ya da kötülüğün kendini kaybettikten sonra. Neden duruyordu yaşamadan geriye kalanlar. Amaçsız bir karakter getirdim önüne ama bir köpek bile havlardı bazen şimdi havlama zamanı bu klavyenin üstünde. Anlamadan eleştirenlere ve tolumun önünde kalp kıranlara. Kendi yüzün gösterir geldiğin sınıfı eşrefi mahlukat diye kandır kendini. Ne o düzen gitmedi hoşuna onur ve haysiyeti bırakmak en sonunda , postmodern sapıklıklar ve en büyük bilimin önünde engel olunamayan sorgulamalar. Çözemedi yaşarken boşluğun gerisinde kalan hayatı. Bilinmezliğe çıkılan doygun ışık formunda e=mc2 sonrasında koyuldu önüne sırayla düşünen bireyler. Eğitimle ön yargılandım sonra dinle sönümlendim ve şimdi kelimelerimle aşıyorum bendimi. Hayal etmeyi unutmadım henüz ve şükürler olsun çocuğum ne bir katil ne bir hırsız ne bir doktor ne bir hakim. Mesleğe bürünen karakterlerden farkım bir çocuğum aslında. Henüz gülümsüyorum ve fikirlerim benim içinde kaybetmiyorum hiçbirini. Asgari ücretle okuyabilirim bir kitabı ya da 15 yıl kredi çeken bir memur ama unutmayın ki ben bir çocuğum ve çocukların paraları günahları olmaz hayalleri olur.Beni büyütmek isteyen eğitime ve beni dogmalaştıran zihinlere.

Boş Sayfa 2020

 Beni yazmaya iten bu nesnelerin soğukluğunda yaz gibi duygu yüklü ateş yoktu. Sigaranın kızıl ucundan daha kızgın yakıcı durumlarda doğmuştuk. En güzel yemek bir öğleden sonrayı yaşayabilmekti aslında. Sonrasında herkes kendi edebiyatını yapmaya başladı. Anladığımız kadar sayfa doldurduk ve siyahlıklar kadar beyazdık. Ne konuştun ki fikirler susmaya zıtlıklar arası anlam benzerliği aradım. Tek benzeyen hayata çapraz yaparak girdim ama bir toplama gibi kısaydı. Edatın işlevi kadar kısasın. Şimdilerde saçma ve harap hayat şakası geliyor. Sizin hiç babanız öldü mü? Yine kaybettim. Hep aynı kuralın arasından binlerce yıl uzaktayım.


Bu kırınık ve uyduruk kelimelerin tesellisiyle günler geçer mi bilmem. Bir o kadar akarcasına sıvı bir kaba sığmakta her şey. Dertlere yapışan tutkal bürünür.  Ve seni bu şehre indirgeyen sebep ne bilmiyorum ama bilmediklerim uçuculukla kalıcılığı sildiriyor hafızamda. Okuyan şahıs ses ver ki ölmeyeyim çünkü ümit beni ben onu bıraktım. Kırılan rüzgarın soğuk geçirgenliği bu mevsim. Offff ne onca üflenilen duman. Şehrin en yükseği bile döker kendini bir bayrağa. Yalnız sevmek yalnız sökülmek kimsenin ummadığı bir yuvadan. Yaşamak diyorsun büyük ciddiyetle. Tercih benim. Çok da umursamıyorum aslında. 


Son kez demek yeni başlangıçlara açar kapıyı.

End of the Love

 Kimsenin olmadığı bir garip kuyu gibi

Su içinde kalışını hatırlıyorum tek

Ve ellerini ver tekrar tutayım

Gözlerinden saklayacağım suçunu 

Bir mahkum gibi yaşayacaksın hayatta

Seni gönlümle aklımla ve zamanla sevmiştim

Bunu saklayacağım senden

Beni düşmanın gibi severken

Seni ne kadar sevdiğimi saklayacağım

Ve kokun gelince aklıma ıslayacağım

Sonra sen de ağlayacaksın 

Çünkü bir tek beni düşman bellemiştin

Pek güvenme hafızana

Belki aklın oyunlar oynuyordur sana

Gel düşmanın koynuna 

Ölünce göğsün acında, bilmeyeceksin

Seninle sevgime ve sevgine 

Acıma ve senin uçuşkan mutluluğuna

Yargılayan Allahım sana da sorarken 

Sen en çok kendini sevdin

Sana kötü bir niyet ve ebediyete seviyet

Kim küçük çocuğa sebebiyet

Sen ağlarken ben ağlarsam 

Yarısını gülerek döker dudakların.

Ölüme en büyük sebep sendin

Ama seni hatırlamıyorum.


Biraz çay

Aman bugün de öldü dolanan yalan

Beğendim bir beden utanırım herkesten

Yalan söyle esmer tanrım

Şekere dem vurdu çaya deva tanrım

Eğer seversem uçan kuşu

Avcısı sen kekliği ben tanrım

Yine ölürsem bir gün

Çok şey isteme benden 

Her şeyden umudu kesen bensem

Uyuşuk rüyamda sen es tanrım

Ölünce cennetine kes bedeni.

Yes Man Filmi İzle

 Her şeyi reddediyoruz kimi zaman ve bu reddettiklerimiz hayatımızın bir köşesinde yanılgılar olarak kalıyor. Ya her şeye evet deseydik hayat nasıl değişirdi düşündünüz mü? Kitabın yazarı da bir yıl boyunca tüm teklifleri onaylıyor. Yeni insanlarla tanışıyor, Korece öğreniyor. Daha farklı bir hayat yaşıyor. Geçenlerde izlediğim Yes Man filmi de tam olarak bunu anlatıyordu. Jim Carrey oynayınca daha güzel bir film olmuş ve üzgünseniz neşeniz yerine gelecektir. Mutlaka izleyin.



Boş Sayfa 2020

 Son mektubum kendimden kaybettiğim satırların yanında. Hiç iyi hissetmemekle hayallerin arasında sıkışmışsın ve en büyük ihaneti bedenin veriyor. Belki bir deniz kenarını ya da uzaklaşan yakamozun mavisi ağlatıyor. Bu deniz kimin gözyaşına benzerdi tuzlu olmasa. Ve ağlaşan martılar daha bir masum.

Övünç ve ödül istemiyorum ama normal bir sürecek atmosferi nefesim öksürüyor. Ciğerlerim henüz çiğnememiş düşünceler kümesinde altta kalmış. Yaşamın en alt basamağında elimi tutmanızı bekliyorum. Çocuğa geçiş ve çocukluğa itilmiş bir beyinde çabalamak egemenliğini tutamadım özgürlükle. Oysa sadece okumak dokunuyor üslubuna çünkü yaşam bir üslup değildi benim için. Bundan dolayı sadece kalem aldım elime bazen çünkü her saçmayı açmak istemedim. Kapadım artık zorlamadan. Yaşamın bastırdı üstüme yağmur çiselerdi. El ele gezen bir ruh değildik biz. Benle ben ve ağzım yeterince sessiz. Denemek isterdim soğumak yokken baharatı. Çok acıydı ve dağınık basamak kavramı. Buna düşüyordu buna üşüyordu buna küsüyordu. Üşüyen bahar değildik biz. Esen bir boğanın Ankarayi terk ettiği akşam yüreğim kaldı uzaklarda.

Benim mektubum da buydu ya. Çünkü beni anlayan ancak ve ancak bağlacıydı. Toplu şartıma imkansızlaşıtırıldı. Bir ben vardım bazen. Hangi Tolstoy mutlu öldü. Beyaz odada uzun kalanlardandık. Ve inan ki çok dışlamıştık. Bir ceketi asacak yer bulamadık. Paltonun peşinden koştuk ama hayat çok yorulmuştuk. Birini beklerdim sadece ama beklediklerim de çağrışımlarınmış. O zaman hep yerdeymişim. Değerim de yokmuş. Çünkü Milli Eğitim ehlileştirdi beni. Anlamadım çok anlatım bozukluğu. En büyük anlatım ağlamakken ömür boyu. Ben özrü kabahatten ve nezaketten öğrendim. Öğretmenim dersler hep geç geldi. Ama üzülmek kanayan boğaydı. Kırmızım nefret ediyordu benden senden. Ferrarisini bulan kırmızı. Artık uzaklardasın bedenimden.

Duyular Arası Aktarma



 Türkçede deyim aktarmaları konu başlığına ait bu olayı şöyle örnekleyebiliriz: “Tatlı” kelimesinin gerçek anlamını düşünelim. Bu anlam, doğrudan “tatma” duyusu ile ilgilidir. Fakat size “Çok tatlı bakışları var.” cümlesinde kullanılan “tatlı” kelimesi ise, bakışların güzelliğini betimlemek için kullanılmıştır ve tatma duyusu doğrudan görme duyusuna aktarılmıştır. İşte bu örnekte, “tatma -> görme” duyuları arasında aktarma yapılmıştır.

Örnekler: – Arkadaşlarla bir araya gelince sıcak bir ortam oluştu.
– Bir süredir bana neden soğuk davranıyorsun?
– Odada keskin bir kömür kokusu vardı.
– O, çok sığ düşünceleri olan bir insan.
– Kadife sesiyle hepimizi büyüledi.
– Sokaktan gelen acı fren sesi içimizi ürpertti.
– Derin bakışlarının esaretinde kaldık.
– Bu tür resimlerde sıcak renkler kullanmalısın.
– Sert sözlerin hepimizi yaraladı.

Bir duyu organımız ile algıladığımız bir kelimenin başka bir duyu organımız için kullanılmasına duyular arası aktarma denir.


Örnek:


-Çok tatlı bir ses tonu var. (Tatma duyusu ile ilgili olan tatlı kelimesi işitme duyusu için kullanılmış.)


- Sert sözleri ile herkesi şaşırttı. (Dokunma duyusu ile ilgili olan sertduyma duyusu için kullanılmış)