Featured Posts Slider

Image Slider

Boş Sayfa 2021

 


Huzuru patlatan uyanıklığı ile komşunun kendi sesinden. Beynin ne tahammülü vardı artık huzursuz havada. Kendimi kendime hediye ettim de sanki yine sen yine bir başka yarına sunuyor tezgâhını bu kadar amatörce. Kelimelerim ve bitmeyen ısrarla günlerim geçerken anlamlı olan her şey başka bir yerde anlamını yitiriyor ve ben artık buna dayanamıyorum. Yıl denilen sayıyı birer birer eskittim ve yalnızca bu güzergahı kullandım. Nefesin  varlığından haberdar değildik.  Organlarım kim, kalp kim, sen kimsin? Okuyan okuyana ,okumayan  yanyana. Tekerleme uydurmak hayat değildi ,halk devir devir serildikten sonra.  Anlamazsan  anlatamazsın, tehlike de varsın anlamasın. Bu kadar kısa ve anlamsız bir bilmecenin içinde çözmek istiyorum. Sadece istemek de değil kendimden geçiyorum. Kokusu mürekkep, kağıdı beyaz. Kitaplaştım şartlanmayın. Koşulu; kendini as uyduruk kumar masasında. Kaybedersin alırım seni ve okuduklarını. Kazanırsan, suçlu sensin bana göre. Tahammül ettin hare yare.  Hâlâ uzaktaysan gel bari. Anlattığım birkaç cümle içinde varlık sorgulaması baban. Başarın senin fikrin. Yazdıkça kazandım mevsim sandılar. Siz yazdan ne anlarsınız kış montları.  Mevsimin içinde güneş anlam fazla kapandı. Sinirim fena n= A  alanı verir mikro boyutta emilim = bilgi bilinmeyene x ve dikey eksen  + zaman. Hayatı tanımlarım şaşar kalırsın. Birer formül yokluğunda kavramlar. Yeterli değil yeterli gelmez olmaz. Yüklemine de, öncesine de, tümcesine de... Bu bir kağıt hızlıca gezdirsen elini çevirsem kesilir elin. Ne anlam keskinliğinden ne benim yeteneğimden. Yazarım imlayı edebiyatçıya sallama. İmla TDK'ye. Kalbim ağrıdı sıkıştım. Öleceğim hakkımı kullanmayın.  Nerde bu can , kefene sarmayın. Kefene sararsan öte taraf neresi sallamayın. Beşik gibi sallandım levha dünyada. Manto filan sorumluyum magmadan.  Anlamam filan ama anlatayım Yılmaz Hocam. Toprak mı çiçeğe  ,çiçek mi toprağa... Yaşasam bu kadar yaşamasam dünya alem. Derdimi buraya koysam birey hâli. İnsan tekil ,toplum çoğul ,ben ve sen tikel. 21 yy. ve milyar yıl hâlâ insan kalan bu bedene sıkışık. İsyan etmeyin başka evren bulamadık tıkışık. Burası yalnız bana ait ve kavrayışsız. Yetenek yok anlamam fikir yok dinlemem. Sallarım bir beşik gibi doğduysan ipler bende yani bebek. Okursun ilk kelimeyi ama kavramazsın ve belki biri yazdı kapalı ifadeyi. İçine sığdır ya da sığdırma çünkü insansın sen. Human destroys ,what a nice story.

TOZLU SAYFALAR

     Nurevşan Pala

        “Tozlu sayfalar ne içindir? Unutulmak için mi mesela? Sayfalar neden üzerlerini böyle koca bir toz yığınıyla kapatırlar ki? Kimseye gözükmemek için mi? Belki de birilerine küsmüşlerdir ya da artık hiç kimsenin onlara ihtiyaç duymadığını hissediyorlardır. Kendilerince kabuklarına çekilme yöntemleri budur. Ancak çok tozlularsa ve bu kadar içerlemişlerse, fazla yaşlı değil midir bu sayfalar? Yıllarca birilerini beklemişlerdir belki. İlk başta “Ben buradayım!” diyerek ışıl ışıl parlayarak kendilerini göstermişlerdir. Peki sonra ne olmuştur? Ne kadar bekledikleri meçhuldür. Belki yirmi yıl ya da otuz yıl... Yavaş yavaş sararmışlardır. Onlar için sararmak çok da önemli değildir gerçi. Çünkü uzun süre yaşayan sayfalar yaşlanır ve çoğu sararır zaten. Peki bu 'çoğunun' üzeri de böyle tozla kaplı mıdır? Değildir. Onları unutmayan ve onlara bakan birileri vardır çünkü etrafta. Aynı bir insanın yaşlanması gibi... İnsan yaşlandıkça kırışıklıkları artar, belki de eklem ağrıları çoğalır. Peki mutlu mudur, mutsuz mu? Yaşlanıp ağrıları artsa da yine de onu hatırlayan birileri varsa, sevdiğini ve sevildiğini hissediyorsa mutludur. Ancak yaşlandıkça unutulduğunu hissediyorsa o zaman gerçekten mutsuz olur. Aynı yıllar geçtikçe tozlanan o sayfalar gibi... Mutsuzluğu, sayfaların üstünü kaplayan tozlara benzer ve yaşamını gölgeler. Sonra ilgi görmedikçe küser hayata. Ya da bazen içi umutla dolar ve beklemeye başlar pencerede. Perdenin arkasından kaçamak bir bakış atar dışarı. Tanıdık bir yüz göremez. İşte böylece artar üzerindeki tozlar. Birikir, birikir ve en sonunda yüzünü tamamen kapatır. Bu yüzden artık kendi yüz ifadesi de gözükmüyordur. Duyguları seçilemez olmuştur. Güneş tutulması gibi hayatla arasına giren o mutsuzluk, her yeri karanlıkta bırakmıştır. Ancak Güneş tutulması eninde sonunda biter, öyle değil mi? Mutsuzluk da biter mi? Tozlu sayfalar tekrar eski günlerine kavuşabilir mi?” Böyle upuzun düşünüp durdu, bir sonuca varamadı. Çok fazla kurcaladığını düşündü ancak elinde olmayan bir şeydi bu. Sonra bu eski kitaplıktaki sayfaları sararmış ve üzeri tamamen tozla kaplanmış albüme baktı. Kararsızlıkla, “Bu tozlu sayfalar eğer kabuklarına çekilip, unutulmaya mahkûm olduklarını kabullenmişlerse eğer, yıllar sonra onlara dokunan biri olması ve sonra gidip bir daha gelmemesi çok acı vermez miydi? Çünkü aynı kötü hisleri tekrar yaşayacaklardı,” diye düşündü. Hele ki bu tozlu sayfalar içerisinde fotoğrafları barındırıyorsa... Anıların kaydedilebildiği, herkes bir aradayken ve genellikle mutlu zamanlar yaşanırken çekilen fotoğraflar... Bu yüzden sayfalar daha bir hassas olurdu. Aklı böyle gereksiz ayrıntılara takılıp durdu. Tozlanmış geçmişi tekrar günyüzüne çıkarmak istemezdi. Bunun için olsa gerek, kendine bahane üretiyordu belki de. “Bu toz yığınını elimin tersiyle şöyle bir itsem, ne ile karşılaşırım acaba? Bilmiyorum...” Yine de görmek istedi bir an. Bunun için dayanılmaz bir istek duydu. Tozlu sayfalar her zaman onun ilgisini çekmişti. Fakat bir kez olsun altındakini görmeye cesaret edememişti. İşte şimdi içinden gelen o enerjiyi kullanıp görebilecekti o sayfaların altında saklanan tarihi. Derin bir nefes aldı, elini rafta duran albüme tam uzattığı sırada, birden içindeki istek söndü ve cesareti kuş olup uçtu, çok uzaktaki bir ağacın dalına kondu. Bundan sonra bir daha bu cesareti kendinde bulamayacağını adı gibi biliyordu. Ceketini alıp; içinde tanımlayamadığı bir yerlerde çığlık atarken; dışından tek kelime etmedi ve olabildiğince hızlı bir şekilde oradan uzaklaştı.


Boş Sayfa 21 İlk Dönemeç

 İlk temasla dokundum ama taşlı bir yoldan ibaret dünyada anlamak için çaba harcamadılar. Yolun sonundaki ayrımın ne olduğunu bilmiyordum ve onlar yakın geleceğin kurgusunu çoktan belirlemişlerdi.  Yorgun bir savaşçı kılığında kızgın kumların yakıcılığında her şeyi boşvermiş ve aklın bir sonraki evresinin yalnızlığını mertlikle doldurmuş ne yaptığını bilmez bir kurguydular. Anlamak için ,bir çaba harcamadığın için ,kağıdın altındaki anlam kadar ince düşünmeyin. Yine bir gündü günlerde. Aynı yoksul dünyamın yalnızca birkaç sayfasından kafamı kaldırmayıp sayfalara kapatınca ihtiyaçlarımı karşılayamadım. Biliyordum ki zayıftım açlık ve cehalet tüm bedenimi sarmış sonunu görmediğim bir yolda tutmayı bekleyen ben gerçekten de vazgeçtim yoldan. Kimdim, neredeydim, hangi gemi delikti de battı? Sorular yitip giderken yanan evrende anlattığıma bir çözüm bulamayan insanlık beni aşağıladı ve ben aşağı bir varlık oldum. Çok yorgun bir bedenin sanat basamağında kaldırılıp düşmek beni çok yıprattı. Yargılamak ve o insana bir isim takmak yanılgısını denemek istemiyorum. Bu aşağı duygu insan olmanın temeli içinde bir sesi anlatıyor ve kitapların arasında sıkışmak daha da huzur veriyor bana. Dışarıdaki evren kadar ölmek içindeki hayal kadar yaşamak gibi. Adını tanımlamazsan anonim olur. Biliyoruz ki yarın bu metnin eşini kaybedeceğim ve bilinmez bir gizeme sürükleneceğim ama bu ince bağı yakalamak çok zor bir imtihan. Yalnız bu çiçekle kalkmak beni ben yapıyor ama yaptığım şeyin doğruluğunu tartışmak istemiyorum. Beni bulun kayıp atlaslar arasında dünya gibi bir denizi esirgedim sizden belki hayat yoktu yaptığım şeyde belki sadece fakir bir bedene sıkışmış çalışkanlığımla tıkılmıştım. Yarın bir hayale ulaşamazsak ve bu inanca tam da sahip olmazsak biliyoruz ki yıkılıp kalan bir rüya olmayacağız. Adına ne dersiniz. Ben adına hayatımı koydum. Doğduğumda bebektim ama öldüğümde beden. Nice varlık arasında bir hikayeye ait olmak yalnız o kitapların içine saklanmak beni engelleyemezdi. Ben farklı bir evrende var olmalıydım ama siz şimdi neden sorguladınız. Bu sayfalar arasında 10 dakikadır bulunulmayı beklemek ve kayıp kişilik atlasını korumak garip bir duygu. Ses yaratmak gömülmek ve ses çıkarmak. Beni yaşatan çıkarsızlık içinde adamım. Ne anlatsam bilmiyorum yaşarken bilmediğim birtakım gariplikler gibi. Sayfası önü arkası ardı sırası gelmez. Anlarsın ve anlamak basit bir duygudur. Şimdi bir yol var , bir ev . Niye beni o evrenin içine gömmek beni bir hayale yordu. Neden bisiklete bindik? Korkuyorum zombiye dönüşüp amaç kaybeden insanlardan korkuyorum. Amacım için çabalamadım ya ona kızıyorum. Kurgu yapmadan anlamayan size bağırıyordum. Hiçbir yetenek yok iken nerelere gidiyorsun? Üzgünüm yaşlılıkla bile zor uğraşılan her yerde, açlıkla uğraşan toplum üzgünüm bir şey yapmama izin vermediniz vermezsiniz. 1000 sayfadan fazla bir dava metni bu. Yıllardan eski savunmalardan çıkmış sevip kabusu yalnız bana ait bir şey. Adına ne diyorsunuz? Fırlatın ve tırlatın. Kimse inanmazken tek amacım bu.

Anthony Burgess Kimdir?

 


Otuz yaşlarına kadar en büyük arzusu besteci olmak olan Anthony Burgess bir senfoni dahil, çok sayıda müzik eseri besteledi. 1940 ile 1946 yılları arasında İngiliz ordusunda yer aldı. 1946-1950 yılları arasında Birmingham Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1950 yılında bir ortaokul öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Öğretim görevlerine ek olarak sporu denetledi ve okulun drama topluluğunu yönetti. Boş zamanlarında bir dizi amatör tiyatro etkinliği düzenledi.

1954 yılından 1959 yılına kadar İngiliz Sömürgesi olan Malaya ve Borneo'da bir öğretmen ve Eğitim Bakanlığı görevlisi olarak çalıştı. Bu dönemde konusu Malaya’da geçen üç roman yazdı. 41 yaşında İngiltere'ye döndüğünde beyninde bir tümör olduğunu ve bir yıl içinde öleceğini öğrendi.

Anthony Burgess’e 1959 yılında 42 yaşında iken ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı kondu ve bir yıldan az ömür biçildi. İlk karısı Llewela Jones'in geçimini sağlamaya kararlı olan Burgess 12 ay içinde beş - altı roman yazdıktan sonra teşhisin yanlış olduğu anlaşıldı. Kendisine yanlış teşhis konulmuş olduğu anlaşıldıktan sonra da aynı hızla yazmayı sürdürdü. Artık tanınan bir yazar olmuştu. 50'den fazla roman ve kitap yazdı.

Romancılığının yanı sıra gazetecilik, eleştirmenlik ve dilbilim çalışmaları da olan Burgess, çağdaş İngiliz edebiyatının en verimli yazarlarından biridir.

1970 – 1972 yılları arasında iki yıl ABD'de yaşadığı zamanlarda Princeton Üniversitesi'nde ve New York City College görev yaptı. 1975 yılında Monako’ya yerleşti. Daha sonra memleketi İngiltere’ye Londra'nın dış banliyösü Twickenham'a taşındı.

Anthony Burgess, 1942 yılında Llewela Jones ile evlendi. Paolo Andrew Burgess Wilson (d. 1964-ö. 2002) adında) bir oğlu vardır. Eşi Mart 1968 yılında öldü. Eylül 1968 yılında ikinci eşi Liana Burgess ile evlendi. 1993 yılında kendisi ölene kadar evli kaldı.

1971 yılında Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan ve Malcolm McDowell’in başrolde oynadığı; 1962 yılında yazdığı “A Clockwork Orange / Otomatik Portakal adlı romanıyla keskin alay gücünü ortaya koydu.

Anthony Burgess, 22 Kasım 1993 tarihinde St John's Wood, Londraİngiltere’de 76 yaşında akciğer kanseri nedeni ile ölmüştür.

Kitaplarından bazıları :
1956 - Time for a Tiger
1958 - The Enemy in the Blanket
1959 - Beds in the East
1959 - The Malayan Trilogy
1960 - Doktor Hastalandı
1961 - Bir Elin Sesi Var
1961 - Devil of a State
1962 - A Clockwork Orange / Otomatik Portakal
1962 - Piyanoçalanlar
1962 - The Wanting Seed / İstekli Tohum
1963 - Honey for the Bears /Ayılara Bal
1977 - Abba Abba
1980 - Earthly Powers / Dünyevi Güçler
1983 - The End of the World News / Dünya Haberlerinin Sonu
1985 - The Kingdom of the Wicked / Kötülerin Krallığı
1986 - Little Wilson and Big God
1989 - Any Old Iron / Herhangi Bir Eski Demir
1991 - Mozart ve Deyyuslar
1995 - Deptford'daki Ölü Adam

Dünyaca ünlü İngiliz romancı Anthony Burgess 25 Şubat 1917 yılında İngiltere’de doğmuştur. Tam adı John Burgess Wilson olan yazarın annesini bir yaşındayken kaybettiği için teyzesinin yanında büyümüştür.

Manchester Üniversitesinde İngiliz edebiyatı ve sesbilim öğrenimini gören Anthony Burgess 1940 ile 1946 yıları arasında İngiliz ordusunda görev yapmıştır. 

İngiltere’de iken beyninde bir tümör olduğunu öğrenmiştir. Doktorlar bir yıl yaşayabileceğini söylemişlerdir ancak bir müddet sonra teşhisin yanlış olduğunu anlamışlardır. 

Bundan uzun yıllar sonra yani 22 Kasım 1993 yılında akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirmiştir.

Bir senfoni dahil olmak üzere birçok müzik eseri besteleyen Anthony Burgess en büyük hayalini gerçekleştirmiştir. Bir müddet sonra Malaya’da görevdeyken üç tane roman yazmıştır. 

Beyin tümörü olduğunu öğrendikten sonra ilk karısının geçimini sağlamak amacıyla 12 ay içinde altı tane roman yazmıştır. 

Tümör teşhisinin yanlış olduğunu öğrendikten sonra da kitap yazmayı sürdürmüştür. Bu sayede dünyaca tanınan bir yazar haline gelen Anthony Burgess 50’den fazla roman ve kitap yazmıştır. 

Özellikle 1962 yılında yazdığı Otomatik Portakal adlı romanı sayesinde oldukça büyük bir üne kavuşmuştur. Bu eseri dünyada milyonlarca kişi tarafından okunmuş ve sevilmiştir. 

Günümüzde bile çok satanlar listesinde yer alan Otomatik Portakal 1971 yılında Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanmıştır. 

Ayrıca Anthony Burgess romanlarının yanında gazete, eleştiri ve dil bilim alanlarında çalışmalar yapmıştır. Bu sayede İngiliz edebiyatının en verimli yazan yazarları arasına girmeyi başarmıştır.

Otomatik Portakaldan Seçmeler

Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hâlâ kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim.

* Yüreğinde korku varsa dua et ki geçsin, ey kardeşim.

* Kötülüğü seçen bir insan,kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?

* Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?

* Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu terbiyeli olmaları söz konusu değildir.

* Hapisteki şairin dediği gibi, her insan sevdiği şeyi öldürür. Ceza öğesi budur belki de.

* Bu, güzel bir konuşma. Ama kötülüğün sebebini bulmaya çalışarak tırnaklarını kemirmeleri, kahkahadan kırılmama yol açıyor kardeşlerim. İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insan olmayı seçiyor, madem bundan haz alıyorlar, onlara hayatta karışmam, kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlardı. Üstelik kötülük bireye özgüdür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür ve bizleri yaratan bizim Tanrı’dır, hem de gururla ve keyifle yaratmıştır. Ama birey olmayan şeyler kötülüğe katlanamazlar, yani devlet ve yargıçlar ve okullar kötülüğe izin veremezler çünkü bireylere izin veremezler. Hem modern tarihimiz, bu büyük makinelerle savaşan cesur, küçük bireylerin öyküsü değil midir kardeşlerim? Bu konuda ciddiyim kardeşlerim. Ama yaptıklarımı sevdiğim için yapıyorum.

* İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.

Amaç Mastarı

 Hayatın köşesinde amaçsız kalmak gibi huzursuz

Aşkın kaçıncı köşesinde yarım kalan yıkık rüya

Doğa bizi huzura bıraktı

Ben kendimi huzura

Erdemin ahlakı da kurudu yarım sayfaların birinde

Tükettim yalanları

Hayalleri bulunulmaya uçuk kaçırılan yaşlara

Yazılan kaçıncı deryaya mavilerden 

Kızıla mavimsi büyüyor

Sonunu ölüme noktalayan yakarış

Olumsuz kadınların içinde kadı olmaya gerek yok gibi

Hakim olamadıktan sonra toplum radikaline

Eline amaçsız başarısız kuruluk

Islak boğumuna hangi adı desem yenilirim

Bitmeyeceğini bildiğim bir komiğin içinde kemik

Beden belki bende kalan yırtık

Iraktı olanca şey

Aşka kaç bucak deprem 

Bilemezsin ki içindeki evreni

Yapboz

 Denedim tüm evren sistemleri içinde

Ölmeyi ve doğmayı denedim

Sevmeyi ve sevilmeyi denedim

Oysa yalnız denemek mi

Hayatın içinde kayboldum

Basit yapılardan kalıplarla yıkıntı yeteneklerin elenen kaldırımlarında çenemi kırdım

Aklımı o kaldırımda kaybettim

Okul denilen yapıya hakim oldu yeteneklerim

Kadın denilen varlığa bağlandım

Erkek denilen ayrıma bağdaştım

Din denilen ideolojide

Siyaset denen yargıda yargılandım

Mutlulukla avunup hüzünle çöktüm

Ayrılıkla farkına vardım ayrımın

Hayat adına tanımlamalar yaptık

Bir bilgimiz yoktu bin damla olduk

Bozulduk boğulduk

Denedim

Başaramadık

Hayat Boyu Kıyı Olmak

     Nurevşan Pala

         Gözlerinden yaşlar aktığını hissediyor. Elini yüzüne götürüp yanaklarındaki ıslaklığı silmek istiyor ancak ilginç bir şey fark ediyor. Yanakları ıslak değil. Gözünde tek bir damla yok. Yine de sanki bir bir süzülüyor gözyaşları. Adeta bir şelale gibi durmadan akıyor ve sıcaklığıyla yanaklarında ince bir çizgi halinde boynuna kadar inen çok hafif bir yanma hissettiriyor. Anlam veremiyor buna. Fiziksel bir hastalık olabileceğini düşünüyor ilk başta. Ancak işin psikolojik yanını unutuyor. Geçmişte yaşadığı bazı olaylar ona o kadar acı verdi ki, bu yüzden günlerce ağladı. Her gün, her dakika ağladı. Kendini bu şekilde rahatlattı. Huzura erdi bir bakıma. Ya da öyle olduğunu düşündü. Yıllarca sürdü bu. Gözleri o kadar aşinaydı ki her dakika muslukmuş gibi davranmaya, artık ağlamasa bile ağlıyormuş gibi hissettiriyordu ona. Yanakları, akan yaşların yere düşmeden önce bıraktığı sıcaklığa o kadar alışmıştı ki, zaten kendiliğinden acı veriyordu. Artık ağlamasına gerek yoktu. Vücudu, üzüntüden yaş döküyormuş gibi tepki veriyordu zaten. Bugüne kadar neredeyse hep tek başınaydı. O da birilerine bir şeyler anlatmak istedi. Fakat nereye bakarsa, ya evin duvarları, ya da birkaç parça eşyası karşılıyordu onu. Yine de bazen kendi kendine konuşuyor ve belki bir duyan olur umuduyla heyecanla bekliyordu. Ancak olan tek şey, cümlelerinin evin her köşesinde gezinip, tekrar ona dönmesi ve suratına sanki bir tokat gibi çarpmasıydı. Bazen yalnızlığını unutmak için kendi sesini kaydedip dinledi, olmadı. Hayal kurmaya çalıştı ama hayallerinde bile çok uzaklara gidemedi. Çünkü giderse kendini suçlu hissedecekti. Bir ara hiç sevmemesine rağmen evine bir sürü çiçek alıp onlara bakmaya başladı. Suladı, güneşe koydu, onlarla konuştu, dertleşti. Tabii dertleşmekte de o kadar iyi değildi. Çiçekleriyle her konuşmasının sonunda “Acıyı hissediyor musunuz? Çünkü ben en derinlerimde bir yerde hissediyorum.” dedi. Hep acıdan, kötü düşüncelerden bahsettiğinden olsa gerek, çiçeklerin hepsi öldü. Şimdi evde kendinden başka canlı yok, tabii eğer arada bir selam vermek için duvardan aşağı sarkan örümceği saymazsak, işte, şimdi de “ağlamadığı halde ağlıyormuş gibi” hissediyor. Birazdan bu garip durumun bir şekilde geçeceğini düşündüğü için fazla umursamıyor. Hep garip bir yaşamı olmuştu zaten. Kendini de hiçbir zaman gereğinden fazla düşünmemişti. O aslında hiçbir zaman kendinde olmadı. Hep geçmiş zamanda takılı kaldı. Bir türlü şimdiye ya da geleceğe gidemedi. Onun yaşı hâlâ çok küçük bu yüzden. Her yıl aynı yaşını kutluyor. Yirmi dört...

          Telefonuna uzanıp Ludovico’nun Nuvole Bianche’sini açtı, gözlerini karşıya sabitledi ve hafızasını adeta bir projeksiyon gibi bembeyaz, boş duvara yansıttı. Bir film gibi. İki saatlik ama derinden etkileyen bir film... Uzun yıllar önce yaşadığı, kısa ancak onda derin yaralar açan; onu ve yaşamını değiştiren bir an gözünün önünden geçti. Hiçbir zaman aklından gitmiyordu ki... O gün, tekrar tekrar kafasında dönüyor ve tüm vücudunu, ruhunu kemiriyordu sanki. Dayanamadı. Ayağa kalkıp camdan dışarı baktı. Yolun karşısındaki masmavi deniz bugün de hırçın dalgalara ev sahipliği yapıyordu. O hırçın dalgalar kıyıya umut verir gibi coşkulu bir şekilde çarpıyor, sonra geri çekiliyordu. Bu hayattaki yerinin, dalganın umut verdiği kıyı olduğunu düşündü. Hayatına giren çok az sayıda insan olmuştu ve hepsi de kıyılarına çarpıp kaçmıştı. Oysa kalsalardı, içinde barındırdığı deniz kabuklarını bir bir toplamalarına izin verebilirdi...


Kızılay- Pursaklar İstikameti

 Hayatı yaşarken kum saati koyuluğunda 

Ölürken ölüm katılığında

Severken ihtiyar kalplerle

Bir nisan havası belirdiğinde

Tüm duygularla bilinmedik bir şey 

Yaşamın formlarında uzatıyoruz

İki saatlik Kızılay Pursaklar istikametinde

Sabah aynada yüzümü

Akşam hüznü

Yağmurlu havada dinlerken yağmuru

Sesini

Esini rüzgarın

Yaşamı uzatarak bir ömür saklıyoruz

Akan bir nehir hızında

Ölümü veda ederken anlıyoruz

Tüm denklem sistemlerinde

Türevini alırken gidişatta

İntegralle ömür biçtim

Xi hayata yaklaştırdım 

Grafik hayattan saptı

Nefesimi aralığa sığdırdım

Tanımlı değil aralıkta

X eşit değildir x-1 e

Aklım hâlâ bilinmeyenlerde

Bir mutlak aralık istiyorum

Pozitif çıkan sonuçlarına yarının