Featured Posts Slider

Image Slider

Vukuat

 Bahar mevsimiydi

Ölümden sonraydı

Nefes almayı unuttum ki bir neden solunan balıklara kirli bir deniz kaldı

Adına aşk denilen acıya sorun.

Sonra dinlere sorun

Ailenize sorun

Ruhunuza  sorun

Hâlâ yeterince bir tatmin yoksa hayatında

Alternatif suçlar denedik ayaklar altında

Maalesef yine de nefes alıyorsun

Hayat parmaklarını kelimelere adımlayınca koyun oldun

Korkuyorum

Bir gün her şeyi bir kenara koymaktan

Yaşamak o kadar zoruma gidiyor ki

Düşünceler içinde boğulduğun kaba su koy

Susuz kaldım bir vakit

Zamana sıkıştım

Silik bir karakterim

Yaşadıklarımın dörtte birini hayata anlattım

Dört yanımda kalp kırıkları

Yanıyorum

Bir odada dört duvar

İsledim biriken sigaralarla

Kaçıncı kadeh bu bitirdiğim geceye

Dayanıksızım

Acı çekiyorum

Kim olduğumu unuttum

Hayatım nasıldı ki

Biriktirdiğim yağmurları serdim toprağa

Toprak bir melek gibi örtündü

Çiçek kurudu ruhuma

Edebiyat denilen yazıya döktüm mürekkebi 

Kaç zamandır sakallarım uzadı 

Saçım dağıldı

Tarih dağladı etimi

Parça parça çürüdüm

Parça parça Ankara

Terk edin beni

Bir kenara ayırın

Sahte acılar değildi sıkılan göğüs boşluğunda küçülen akciğere biriken anılarla dolu kadınlar birikti

Adına aşk denilen acıya sorun

Kimim ki ben bir Mecnun olayım

Bir ruhum bile olmazken

Yenildim

Özür dilerim



21 Mart Dünya Şiir Günü

 Dalgadan silinen karakterimin çürümüş cesedi

Arta kalmış bir duygudan yaşadım mayısı

Kokusu ve zifiri karanlığında yalnızlık öyküsünü karaladım bir bir

Dalgasında boğulan dünyada ayrı kapılar açıldı

Güçsüz bedenimin kanayan kalbiyle soğuk yedim.

Geceler üç bucak dolaştı yüreğimde

Ve ayrılan aşklar diyarında bilinmez bir ezgi

İçimi ürperten yaklaşımsız sahillere doğuyorum

Hangi yağmur hatırlıyor içimde kırılan öfkeyi

Yalnızca kirli bir nefes kalıyor.

Bir Gün

 Günleri sürükleyen mürekkebi ve

Uyandım yavaşça giyindim

Çıktım kapıdan

Okula gittim okula çantayla

Sınıf dört duvarı

İnsanlar konuşuyor

Kararır gün bitince

Gözlerine bir ağırlık

Ertesi gün

Yürüdüm okula yürüdüm

Yoruldum dinginlikten

Normal bir hayat hikayesi

Bulutlar var güneş var

Otobüs kullanmam

Yorucu 

Gün başlarken uyandım

Elimde kalem

Yapmam gerekeni yaptım

Hayat sıkıcı

Ben öğrenciyim 

Okulda

Nasni Paridzi

 Kaybetmek amacı unuturken kelimeler

Kaybettik sapkınca ilişik cümlelere

Sayısız insana anlattım ya faydası yok

Tek çare terki cihanda yare yarası

Bilmem kaçıncı kıza aşk kaçıncı acı, bade gönülde ateşi

Gerçek insan olmadığın ahlaki özerklikte

Utanan bendim ölen ben yiten ben

Özrü kabahate saklı nezakette

Gülen ben düşen ben seven ben

Yaşadıkça yanlış

Yaşadıkça yalnız

Yaşadıkça ahmak

Ahkam kesince gün kısalır güneşe

Vurunca gönül saate

Dudaklar kan aşklar kan sesim kan

Boğazımda bir pıhtı 

Belki bir bıçak da kastı ölümdü

Katı bir aleme maddi bir saadet

Kastı insan ne iyi ne kötü

Hatalı ne kul ne hayali insana bir kulp

Utandım ben artık gayri ihtiyar harbi nezaketle

Sen sor ne söyler bu Yahya artık gün saati

Vakti isyan vakti geç olsa dahi dünyası insan ayası

Beyni avucunda ak pak

Yaşamı sayısız geçti bahar akar havuzu beşeri

Eşerim kesik zati cümlenin anlamını bilmez ise bu eseri

Belki yarın yakındı 

Yaşama şikayet doğdu nefes kesik bir vakitle yetiştim

Gerçi geç kaldık ufukta son kızıl perde

Sabah akşam tan yaratan kanatan sanata

Tantana örttü dünya 

Geçti din geçti dil geçti sen

Öldü say sağ değil sevgisiz


Şiirler Biter Filizlenir

 Belki son şiirim ama ağlamam

Belki son nefesim havaya karışan yağmurlarla

Henüz açmamış o çiçek

Mutlu etmek için avutuyorlar

Yaşamayı bilmediğini bilmiyorsun

Birinci tekil yapsam bile

Beni incitiyorsun

Gerisinde aynı hikaye


Mehmet Akif Ersoy Kimdir?



 Mehmet Akif, dört yaşında iken Fatih'te Emir Buharı mahalle mektebine (yuva) gönderildi ve tahsil hayatına başladı. Burada iki sene ve sonra sırasıyla üç sene ibtidâî (ilkokul), üç sene rüştiye (ortaokul) ve üç sene mülkiye idadisine (lise), sonra da iki senesi (gündüzcü olarak) Ahırkapı'da ve iki senesi (yarılı olarak) Halkalı'da olmak üzere, dört sene de Baytar Mektebi'ne (Veterinerlik Fakültesi) devam etti. 1893'te mektebin ilk mezunu ve birincisi olarak diploma aldı. Mehmet Akif, resmi tahsilin dışında, çok bilgili ve şuurlu bir zat olan babası başta olmak üzere birçok âlimden devamlı olarak ders okumuş ve kendisini yetiştirmiştir. Lisana karşı bilhassa kabiliyeti bulunduğundan, devamlı çalı arak Arapça, Farsça ve Fransızcayı, edebiyatlarını takip edecek ve tercümeler yapacak kadar iyi öğrenmiştir. Çocukken başladığı hafızlık çalışmalarını, bir müddet ara verdikten sonra, yirmi yaşında iken kendi kendine tamamlamış ve Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiştir. Mısır'daki son seneleri de Kur'an meali ile meşgul olarak geçmiştir.

 

Sporculuğu

Tahsil hayatı boyunca daima derslerinde birinci olan Mehmet Akif, aynı zamanda çeşitli sporlarla meşgul oluyor, bunları da, derslerine mani olmadan, en iyi şekilde yapıyordu. On dört yaşında iken Osmanlı toplumunda asırlardır en sevilen ve yaygın spor olan yağlı güreşe başlamıştı. 16–18 yaşlarında, köy düğünlerindeki güreşlere katıldığı olmuştur. Uzun mesafeleri yorulmadan yürüyor; hafta sonları okula giderken, Fatih'ten Halkalı'ya ve bazen güreşmek için Halkalı'dan Çatalca'nın köylerine yürüyerek gittiği oluyordu. Ayrıca gülle atar, ata biner ve çok iyi yüzerdi. İstanbul Boğazı'nı da yüzerek geçmiştir. Ömrü boyunca daima manevî ve fikri bir mücadele içinde yaşayan Akif'in, günün birinde ve ihtiyaç halinde, bedenen cihâd etmek için de hazır bulunmayı bir ibadet saydığı ve bunun için gayret gösterdiği an-laşılmaktadır.

Bulunduğu Vazifeler

Tahsilini tamamladıktan sonra, Ziraat Vekâleti Baytarlık şubesinde vazifeye başlamıştı. İlk dört sene Rumeli, Anadolu ve Arap bölgelerinde dolaşarak baytarlık yaptı. Yirmi yıllık bir memuriyetten sonra bir başkasına yapılan haksızlık üzerine istifa ettiğinde, aynı şubenin müdür muavinliği vazifesinde bulunuyordu. Öğretmenlik hayatına 1906'da Halkalı Baytar Mektebi'ne "kitabet-i resmiye" (resmî yazışma usulü) dersi muallimliği ile başladı. 1908'den sonra ise Edebiyat Fakültesi ile Darülhilâfe Medresesi'nde "Osmanlı Edebiyatı" müderrisliğinde bulundu. Mütareke devrinde, "İslamiyet'i doğru olarak halka öğretmek, yanlış bilgileri gidermek ve İslam ahlakını korumak” için Şeyhülislamlık'a bağlı olarak kurulmuş bir "İslam Danışma, Tebliğ ve İrşad İlim Heyeti" olan "Darülhikmet-il İslamiyye"de üye ve başkâtip (genel sekreter) olarak çalıştı (Ağustos 1918 - Nisan 1920) ve bu kuruluşun yayın organı olan "Cerîde-î İlmiyye"yi idare etti. İstiklal Savaşı'nı yapan Birinci Millet Meclisi'nde milletvekili olarak vazife gördü. Mısır'da 1929 yılından 1936'ya kadar, Kahire Üniversitesi'nde Türkçe Hocalığı yaptı. Bütün ömrünü okuyarak ve okutarak geçirdi. Yirmi beş yaşında iken İsmet Hanım'la (1878¬1944) evlenen Mehmet Akif'in üç kızı ve iki oğlu olmuştur.

 

Sebîlürreşad Dergisi

Mehmet Akif, şiirlerinin büyük çoğunluğunu "başmuharrir”i bulunduğu dergide, ilk sayısından başlayarak yayınlamıştır. 1908'de “Sıratımüstakim" adıyla (Prof.) Ebululâ Mardin (1881–1957) ve Eşref Edib (Fer¬gan) (1883–1971) tarafından çıkarılan, 1912'den sonra ise " Sebîlürreşad " adını alarak yalnız Eşref Edib tarafından devam ettirilen bu dergi, 1925 yılı başına kadar çıkmaya devam etmiş ve 641 sayı yayınlanmıştı. Fikir hayatımızda ve yakın tarihimizde çok önemli bir yeri olan bu derginin, 362 sayı yayınlandığı ikinci bir dönemi (1948-1966) daha vardır

.

Seyahatleri

Okulunu bitirdikten sonra baytarlık yaparken Arnavutluk'a (İpek) giderek, amcalarını ziyaret etmiş; Edirne merkez olarak Rumeli'yi, Adana merkez olarak Anadolu'yu, Şam ve civarını dolaşmış; 1914 yılı başın¬da, davetli olarak, iki ay devam eden "Beyrut - Kahire el'Uksur - Medine - Şam" seyahatine çıkmış; aynı yılın sonunda vatanı bir vazifeyle üç aylığına Berlin'de ve yine aynı şekilde 1915 Mayıs'ından sonra beş aylığına "Necid (Riyad) - Medine - Şam - Beyrut"ta bulunmuş; 1918 yılı Temmuz ayında bir ay davetli olarak Beyrut"a gitmiş; İstiklal Savaşı sırasında, halkı teşvik için Anadolu'yu ve cepheleri dolaşmış ve hayatının son yıllarını Kahire'de geçirmiştir.

 

Berlin Seyahatleri

Mehmet Akif, 1914 yılı sonunda, devlet tarafından vazifeli olarak Almanya'ya gönderilen bir hey' ete dâhil olarak Berlin'e gitti. Burada üç ay kadar kaldıktan sonra 1915 Mart ayının ilk yarısı içinde İstanbul'a döndü. Harpte müttefikimiz olan Almanlar, Fransız, Rus ve İngiliz ordularında bulunup da savaş sırasında kendilerine esir düşmüş olan Müslümanları, ayrı kamplarda toplamışlardı. Bu kamplardaki esirlere iyi muamele ediliyordu. Bunlar için camiler ve okullar in tl edilmişti. Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara, Müslüman esirlere karşı güzel davranışlarını göstererek bir cemile yapmak; esirleri ise Halife'lerinin kendileriyle birlik olduğunu göstererek kazanmak istiyorlardı. Bu maksatla Almanlar tarafından davet edilen heyetlerin birine Mehmet Akif de katılmıştır. Bu gibi faaliyetler, askeri haber alma ve casusluk teşkilatı olarak çalışan Osmanlı "Teşkilat-ı Mahsusa"sı tarafından yürütülmekteydi.

 

Necid Seyahatleri

Mehmet Akif, 1915 yılının Mayıs ayı ortalarında yine resmen vazifeli olarak, ''Teşkilat-ı Mahsusa"nın başkanı Kuşçubaşı Eşref Bey'in idaresindeki bir heyete katıldı. Arabistan'ın Necid bölgesine yapılan ve dört buçuk ay süren bu seyahatin hedefi Riyad idi. Şerif Hüseyin'in İngilizlerle anlaştığının ve isyan hazırlığı içinde olduğunun anlaşılması üzerine devlete sadık kalmış olan Necid meliki İbnürreşid ile kendisinin hükümet merkezi olan Riyad'da görüşülecekti. Bu görüşme yapılarak Şeyh İbnürreşid'e gerekenler söylenmiş ve yakınlarına gönderilen hediyeler verilmiştir.Seyahat dönüşünde Şam'a ve Beyrut'a da uğrayan Akif Bey, 1915 Ekim ayı başında İstanbul'da idi. Akif'in Şam'da bulunduğu günlerde orada olan eski talebesi Baha Kahyaoğlu, Suriye gazetelerinde "Şair-i İslam"ın geleceğinin haber verildiğini ve Damaskus Oteli'nde toplanan yüz kadar âlim ve şairin Akif Bey'e hürmetlerini sunduklarını, mütevazı şairin bu halden çok sıkıldığını yazmaktadır. Bu seyahat sırasında Medine'yi ikinci defa ziyaret etme fırsatını elde eden Akif, kendisinin en yüksek e erlerinden sayılan "Necid Çöllerinden Medine’ye" şiirini bu ziyaretin ilhamı ile yazdı.

 

Şiir Hayatı

Lise yıllarında şiirle meşgul olmaya başlamıştı. Baytar Mektebi'nin son senelerinde bu kabiliyetini ileretti Türkçeye ve aruz veznine hâkim olmuştu. Arkadaşlarına uzun manzum mektuplar yazıyordu. Önceleri, Ziya Paşa, Muallim Naci ve Namık Kemal gibi eski üstatlar tarzında şiirler nazmederken, daha sonra kendi üslûbunu bularak onların tesirinden uzaklaşmıştır. Şairliğinin ilk devresinde yazdığı, yayınlanmamış binlerce mısralık eski şiirlerini yok etmiştir. Bunlardan elde sadece, bazı dostlarının defterlerinde bulunan veya çeşitli dergilerde daha önce çıkmış olan, iki bin mısra kadarı kalmıştır. Bu eski şiirlerini "Safahat" (Safhalar, Hayattan Manzaralar) adını verdiği şiir kitabına da almamıştır.

 

Yazı ve Kitapları

Şiirlerini, 1908'de çıkmaya başlayan ve kendisinin başyazarlığını yaptığı "Sırâtımüstakim" dergisinde yayınladı. Bunlar, o zamana kadar rastlanmamı derecede akıcı, sade, halkın hayatını anlatan ve duygularını dile getiren, milli şiirlerdi. Bir zaman sonra "Sebîlür¬reşad" adını alan dergide yayınlanan bu şiirler, tamamlandıkça, "Safahat" genel başlığı altında, küçük kitaplar halinde neşrediliyorlardı. 1911–1924 yılları arasında ilk altı kitap çıkmış, yedincisi ise 1933'te Kahire'de yayınlanmıştır. Mehmet Akif Bey, şiirlerinden başka, Sebîlür¬reşad'ın hemen her sayısına tefsir yazıları, makaleler ve tercümeler de vermekteydi. Bunların da bir kısmı kitap olarak yayınlanmıştır.

 

Destan Şairi

Balkan Harbi sırasında, "Müdafaa-i Milliye Hey'eti Neşriyat Şubesi"nde Abdülhak Hamid. Süleyman Nazif, Cenab Şehabeddin, Hüseyin Kazım ve daha birkaç yazar ile birlikte aza olarak bulundu. Hey'etin başkanı, zamanın edip ve şairleri tarafından büyük saygı gören ve "üstat" sıfatına layık bulunan "Ta'lîm-i Edebiyat" müellifi Recaizâde Mahmud Ekrem Bey idi. Bu toplantılar sırasında bir gün Recaizâde, Akif'e hitap ederek: "Milletin, milli bir destana ihtiyacı olduğunu ve bunu da ancak kendisinin yapabileceğini söylemiş ve yazmasını istemiş” tir.

 

Büyük Şair

Mehmet Akif, daha önce Muallim Naci ile başlamış olan, Türkçenin sade ve akıcı bir şekilde aruza tatbikinin ilk büyük temsilcisidir. Mizahi fıkralardan en heyecanlı şiirlere kadar, en güzel Türkçe ile milletine şaheserler vermiştir. Şiirleri, her bakımdan, edebiyat tarihimizde eşsiz güzellikte muhteşem parçalardır. Basit bir hayat sahnesini anlatan mısralarında bile, hem en keskin bir zekânın şimşekleri, hem de titreyen bir gönlün gözyaşları sezilir… Çağdaşı olan bütün büyük şair ve edibler, Mehmet Akit'in yüksekliğini kabul edip, bunu itiraf ve takdir eden beyanlarda bulunmuşlardır. Akif Bey, şiirlerinde ve makalelerinde, "sadelik, millilik, din ve ahlaka bağlılık" şeklinde özetlenebilecek olan edebiyat görüşünü açıklamıştır. Kendisi, en fazla önem verdiği iki değerin, "dil ve din" olduğunu söylemektedir. Şiirlerinden bazıları bestelenmiş ve önemli bir kısmı Arapçaya çevrilmiştir.

 

Arkadaşının Çocukları

Mehmet Akif, Baytar Mektebi'nde birlikte okudukları ve sevdiği arkadaşı İslimyeli Hasan Tahsin Bey ile karşılıklı andlaşmışlar ve hayatta kalanın, daha önce ölenin ailesine bakacağına dair söz vermişlerdi. Hasan Bey, Edirne Baytar Müfettişi bulunduğu sırada 1910 yılında vefat edince, Akif Bey daima olduğu gibi sözünde durarak, merhumun üç çocuğunun bakımını üzerine almıştı. Bu çocukların büyüğü olan Cevdet'i, Baytar Mektebi'nde okutuyordu. Mehmet Akif'in büyük oğlu Emin Ersoy, hatıralarında, bu çocuklardan biri olan Süheyla hakkında şunları söylemektedir:


" Süheyla Hanım isminde bir evlad-ı manevîsi de ablalarım ile birlikte (Ankara'ya) gelmişti. Bu kızcağızı küçüklüğümde öz hemşirem sanırdım. Hasan Tahsin Be)' namında babamın pek samimi arkadaşlarından bir zatın kızı olan Süheyla Hanım'ın pederi ölmüş, babam da bu çocuğu evimize almış, onun tahsil ve terbiyesi ile bizzat alakadar olmuş, netice Süheyla ablam Darülmuallimât'ı ikmal ettikten sonra Darülfünun'u dahi bitirmişti. Ben alfabeyi ve ilk tahsilimi ondan öğrendim."

 

Milletiyle Birlikte Ağlayan Şair

Balkan Harbi'nin - Rumeli Müslümanlarının çoluk çocuk katledildiği, nehirlerin cesetlerle dolduğu felaketli günlerinde, 1913 yılının Şubat ayı içinde, İstanbul'da Beyazıd Camii'nde bir ikindi sonrası, Fatih ve Süleymaniye camilerinde ise Cuma namazlarından sonra kalabalık cemaatlere vaaz kürsülerinden hitap ederek, halkı birliğe, cihada ve orduya yardıma çağırmıştır. Mehmet Akif, bu konuşmalarını, o sırada orduya destek vermek için kurulmuş olan "Milli Müdafaa Cemiyeti"nin İrşad Heyeti üyesi olarak yapmıştı. Bu konuşmaların ilanları günlük gazetelerde ve metni Sebîlürreşad'da yayınlanmıştır. Bu savaşta, vahşice öldürülen mazlumların, alnına bıçakla haç çizilen ve sarıklarından asılan din adamlarının, sürüklenip götürülen masum genç kızların acı ve ızdırapları, onun feryat eden şiirleriyle milli vicdana ve tarihe yazılmıştır. Kendisinin ve derginin bütün neşriyatı, daima din, vatan ve millet duyguları ile yapılmış ve bu yayınlar, birkaç sene sonra milletçe kalkışılacak olan Milli Mücadele'nin de tohumlarını atmıştır. Nitekim Mehmet Akif, 1920 Şubat ayında, ilk kurşunun atıldığı Balıkesir cephesine koşarak, Zağnos Paşa Camii kürsüsünden halkı cihada çağıracaktır.

Vatan Hizmeti

İttihat ve Terakki Hükümeti’nin düşünce ve idare şekline muhalif olan Mehmet Akif'in resmi vazife kabul ederek Berlin'e ve Necid'e gitmesi, onun, hükümet ile devleti birbirinden ayrı görebilen vatanseverliğinin bir gereği idi. Vatanın büyük tehlikeler karşısında bulunduğu bir sırada Akif'in fikir ayrılıklarım mesel e yapması düşünülemezdi. Esasen yerine getirdiği vazifenin İttihat ve Terakki Partisi veya siyaseti ile bir ilgisi olmadığı gibi, Teşkilat-ı Mahsusa da siyası değil, doğrudan orduya bağlı milli bir kuruluştu. Akif Bey 1925 sonrasında, on yıllık savaştan çıkmış, maddi manevi zayıf düşmüş ülkesine zarar vermemek için, yanlış bulduğu tutumlar karşısındaki büyük ızdırabına rağmen susmayı tercih etmiştir. Ne kadar doğru da olsa, o yıllarda kabul görmeyecek ve fitneye sebep olarak millete zarar verecek bir hareket tarzı. Merhumun yüksek şahsiyetinin ve vatanseverliğinin kabul edebileceği bir tavır değildir.

 

Darülhikme'de

Savaş sonrasında, halk arasında sarsılmış olan dini ve ahlaki değerleri canlandırıp korumak için İstanbul’da, Şeyhülislamlık'a bağlı olarak "Darü'I-Hikmeti'lİslamiye" adıyla bir müessese kurulmuştu. 12 Ağustos 1918'de açılan bu teşkilat, zamanın tanınmış İslam âlimlerini ve fikir adamlarını çatısı altında toplayan, yüksek seviyede, bir "İslami, danışma, tebliğ ve irşad hey'eti" idi. Mehmet Akif, Beyrut'ta bulunduğu sırada "Darü'l-Hikme"ye başkatip olarak tayin olunmuş ve dönüşünde vazifesine başlamış, 23 Ocak 1920 tarihinde başkatiplik üzerinde kalmak üzere azalığa da tayin olunmuştur. Darülhikme kurulunca, Meşıhat (Şeyhülislamlık) dairesinin resmi gazetesi olan, aylık "Cerîde-i İlmiyye" de Darülhikme'nin baş kitabetine bağlanmıştı. İlk sayısı 1914 Mayıs'ında yayınlanmış olan mecmua, bu bağlanışa kadar kırk dört sayı intişar etmişti. Elli üçüncü sayısından sonra on beş günlük olan derginin 45–58. sayıları Akif Bey'in idaresinde çıkarılmıştır. Mehmet Akif, Anadolu'ya geçerek "Kuvâ-yı Milliye"ye katıldığı anlaşıldıktan sonra "vazifesinden izin almadan ayrıldığı" gerekçesi ile 3 Mayıs 1920'de Darülhikme'deki vazifesinden azledilmiştir.

 

Milli Mücadele'ye Destek

1920 yılı başından itibaren, Sebilürreşad dergisi¬nin idarehanesi, Milli Mücadele'ye katılmak için Anadolu'ya geçmiş olanlarla İstanbul'daki yakınları arasındaki haberleşmenin ve gizli haberleşmelerin merkezi olmuştu. Gazeteler ve mektuplar dergi vasıtası ile Anadolu"ya gidiyor ve İstanbul’a geliyordu. Milli Mücadele'yi destekleyen, yabancı dilden eserler tercüme ettirilerek basılıyor ve Sebilürreşad paketlerinin içinde ve başka yollarla Anadolu'ya gönderiliyordu. Müslüman Hintli yazar Şeyh Müşir Kıdvay'ın, Ömer Rıza (Doğru!) tarafından İngilizceden tercüme edilen ve Necm-i İstikbal Matbaasında bastırılarak gönderilen, iki eseri de bunların arasındaydı.

 

Balıkesir Hitabesi

1919 yılında Anadolu'daki Milli Mücadele'nin ilk faaliyetleri görülmüş; bilhassa 15 Mayıs'ta, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali üzerine, Anadolu'nun muhtelif yerlerinde ilk cepheler açılmaya başlamıştı. Düşman işgali altındaki İstanbul'da bunalan Mehmet Akif, 1920 yılının Ocak ayı sonunda Eşref Edib'le birlikte Balıkesir'e gitti. Burada. Zağnos Paşa Camii'nde Cuma namazından sonra vaaz kürsüsüne çıkarak halka hitap etti. "Ey Müslüman!" hitabıyla konuşmasına başlayan Akif, önce" Cihan altüst olurken seyre baktın öyle durdun da; Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda!" diye başlayan şiirini okumuştu. Bundan sonra: Müslümanların neden geri kaldıklarını; insan gibi yaşamak isteyenlerin kuvvetli olmaya mecbur olduklarını; denizaltılar, uçaklar yapan Batılıların bunu tek tek değil, birleşerek yaptıklarını; bugün her şeyin cemaatler ve şirketler tarafından yapıldığını; bizim, bir araya gelip çalışmayı beceremediğimiz için aynı şeyleri yapamadığımızı; geçmişteki kırgınlıkları unutmak ve birleşmek lazım geldiğini; eğer bunu başaramazsak, bizi idarelerine alacak olanların, bize hayvan muamelesi edeceklerini anlatmıştı. Söylediklerini misallerle izah ve ispat eden ve ayetlerle destekleyen Akif, sözü Karesi'de (Balıkesir) başlamış olan Milli Mücadeleye getirmiş ve konuşmasını şöyle bitirmiştir:

 

"Osmanlı saltanatını i'lâ için Karesi'nin, bu kahraman İslam muhitinin vaktiyle ne büyük fedakârlıklar gösterdiği herkesin malumudur, Rumeli'yi baştanbaşa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdir. O kahraman ecdadın torunları olduğunuzu ispat etmelisiniz. Anadolu'yu müdafaa hususunda diğer vilayetlere ön ayak olmak şerefini siz ihraz ettiniz, Sa'yiniz meşkürdur. İnşallah bu şan ü şeref kıyamete kadar artar gider, inşallah vatanımızın haysiyeti, istiklali, saadeti, refahı, ümranı dünyalar durdukça masûn ve mahfûz kalır."

 

Takip ve Baskı Altında

Akif Bey, Balıkesir'e gidip bu konuşmasını yaptığı sırada Darülhikme'de çalışmakta, halkı direnmeye çağıran haftalık dergisini çıkarmakta ve bunları, düşman işgali altındaki İstanbul'da yapmakta idi. Üstelik Balıkesir konuşmasından sonra yine İstanbul'a döndüğü gibi, çok heyecanlı ve düşman aleyhtarı olan bu konuşmasının metnini dergisinde de yayınlamıştı. Bundan sonra Sebilürreşad, işgal kuvvetleri tarafından devamlı sansür edilmiş ve kendisi de takip altına alınmıştır. Mehmet Akif, İstanbul'daki faaliyetleri, temasları ve neşriyatı ile Milli Mücadele'ye büyük destek sağlamakta idi. Fakat buradaki baskı, Akif Bey'in Balıkesir vaazından sonra daha da artmış ve dergideki bazı yazıların, bazen tamamı "İşgal Kuvvetleri Sansür Heyeti" tarafından çıkarılır olmuştu. İstanbul caddelerinde devriye gezen düşman askerlerini görmemek için Akif Bey ara sokaklardan gidiyor, vapurların alt kamaralarında oturuyordu. İstanbul çalışılamaz hale gelmişti. Bu sebeple, Milli Mücadele'ye daha çok faydalı olabilmek için artık Anadolu'ya geçmek, cihadın ortasında bulunmak istiyordu.

Mehmet Âkif Ersoy, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC)[1] ulusal marşı olan İstiklâl Marşı'nın yazarıdır. "Vatan Şairi" ve "Millî Şair" unvanları ile anılır. İstiklâl Marşı'nın yanı sıra Çanakkale DestanıBülbül ve 1911-1933 yılları arasında yayımladığı yedi şiir kitabındaki şiirleri bir araya getiren Safahat en önemli eserlerindendir. II. Meşrutiyet döneminden itibaren Sırat-ı Müstakim (daha sonraki adıyla Sebilü'r-Reşad) dergisinin başyazarlığını yapmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekili olarak 1. TBMM'de yer almıştır.


8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün Tarihçesi

 Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde başladı. Konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitti. Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.


1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında yaşamını yitiren 129 kadın işçi anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Kadın hakları hareketini, özellikle oy hakkını onurlandırmayı amaçlayan Kadınlar Günü önerisi oy birliği ile kabul edildi.

2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarında adeta yok olmaya yüz tutan kadın hareketi, 1960’ların sonunda tekrar canlandı. BM’nin 1975 yılını kadın yılı olarak ilan etmesi ve bunu takiben 1975-1985 arasının kadınların on yılı olarak açıklanması harekete gönül verenleri yüreklendirdi.

1977’de UNESCO’nun 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak açıklamasından bu yana dünyanın her yerinde Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. 8 Mart sadece kadınları hatırlamaya değil, kadın hakları, kadın-erkek eşitsizliği ve kadına karşı şiddet gibi sorunların da tartışılmasına vesile oluyor. Dünyada kadınların yüzyıldır yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin anıldığı ve kadınların güncel taleplerinin ifade edildiği bir gün olarak kutlanıyor.
 

Türkiye'de ilk kutlanışı

Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya başlandı.


Pazar 08.03.2020 11:46
Son Güncelleme: Pazar 08.03.2020 11:46

Dünya Kadınlar günü hikayesi, tarihçesi ve önemi nedir? 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nasıl ve ne zaman ortaya çıktı?

Dünya Kadınlar Günü anlamı, önemi ve hikayesi! 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nasıl ortaya çıktı?

Her yıl olduğu gibi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü anlamı ve önemi merak ediliyor. Mart ayına girmemizle birlikte özel olarak kadınlar günü heyecanı ülkenin dört bir yanından hissedilecek. Bugünün anlam ve önemini merak edenler ise ‘’ 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nasıl ortaya çıktı?’’ sorusuna yanıt aramaya başladı. Tüm dünyada kadın haklarının özellikle gündemde olduğu ve hatırlandığı özel bir gün olan 8 Mart’ta Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlanmakta ve kadın haklarına dikkat çekilir. Birleşmiş Milletler Örgütünün 16 Aralık 1977 tarihinde ilan ettiği 8 Mart Dünya Kadınlar günü ülkemizde 1921 yılında kutlanmaya başlamıştır. Peki Dünya Kadınlar Günü anlamı ve önemi nedir? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nasıl ortaya çıktı?

ABONE OL 

8 Mart  tüm yurtta coşkuyla kutlanacak. Eşine, sevgilisine ve annesine bugüne özel hediyeler alıp mesajlar atmak isteyen vatandaşlar Dünya  anlamı, önemi ve hikayesini araştırmaya başlayacak. Bugün neredeyse tüm dünyada ses getiren eylemlere sahne olan 8 Mart'ın başlangıcı 1857 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında çalışan işçiler, daha iyi şartlarda çalışmak için grev yapmasıyla başladığı kabul edilir. Türkiye'de ise, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü 1921 yılında ilk defa Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlamıştır. Peki 8 Mart  ve önemi nedir?  nasıl ortaya çıktı? İşte detaylar…

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ ANLAMI VE ÖNEMİ NEDİR?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı. Haberimizde, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nasıl ortaya çıktı? Sorusunun yanıtına ve Dünya Kadınlar Günü anlamı, önemine erişebilirsiniz.

Dünya Kadınlar Günü anlamı, önemi ve hikayesi! 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nasıl ortaya çıktı?

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ NASIL ORTAYA ÇIKTI?

1977 yılında Birleşmiş Milletler tarafından 8 Mart Dünya Emekçi ' olarak ilan edildi. Kadınlar Günü'nün geçmişi ise eskilere dayanmaktadır.

Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın başlangıcı, 8 Mart 1857 yılında Amerika'nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grevler yapması olarak kabul edilmektedir. Bu grevler sırasında çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can vermiş,