Featured Posts Slider

Image Slider

Gülseren Budayıcıoğlu Kimdir?



 Ben, üç çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak Ankara’da dünyaya geldim. Babam yakışıklı, sevecen, otoriter, giyimine, kuşamına çok düşkün biriydi. Kışın ortasında, her yerin çamur deryasına döndüğü günlerde bile ayakkabıları pırıl pırıl durur, sabahları siyah paltosunu ve yine siyah fötr şapkasını giyer, hepimizi teker teker öper, öyle çıkardı evden. Annem onu mutlaka kapıda uğurlar, “Allah işini rast getirsin” demeden babamı evden çıkarmazdı. Biz o zaman Ankara’nın Cebeci semtinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin tam karşısında otururduk. Neden bilmem, mahallenin bütün çocukları korkardı babamdan, oysa o görünüşünün ardında son derece yumuşak bir kalbi vardı babamın.

Annemse bütün Türk anneleri gibi fedakâr bir kadındı. Onun her şeyi kocası ve çocuklarıydı. Babama her zaman çok saygı gösterir, o geleceği zaman hepimizi hizaya çeker, “babanız yorgun gelir, yaramazlık yapmak yok, kendinize çeki-düzen verin, sofrayı hazırlamamda bana yardım edin” derdi. Kendisi de giyinir, hafif makyajını yapar ve sofrayı da hazırladıktan sonra camın önüne hep birlikte oturur, babamın eve gelmesini beklerdik. Bazen geç gelirdi babam, o zaman camın önündeki bekleyişler uzar, hiçbirimiz o gelmeden sofraya oturmaz, bazen de bu yüzden aç yatardık.

Annem, aslında babamdan çok daha otoriter bir kadındı. O yüzden babamdan çekinsek de asıl annemden korkardık. Zamanında yatıp, zamanında kalkmamızı ister, derslerimize çok önem verir, bizi her zaman en iyi şekilde giydirmeye özen gösterir, bayramlarda elbiselerimizi evdeki Singer dikiş makinesiyle kendi diker, her bayram alınan siyah rugan, üstten bağlamalı ayakkabılarımızı temiz giymemizi isterdi. Evin ilk çocuğu olarak, özellikle benden beklentileri çok yüksekti. Okula, öğretmenlerimle görüşmeye çoğu zaman babamla birlikte gider, öğretmenlerin beni nasıl övdüğünü duyunca da eve gelirken, ödül olarak mutlaka pasta ya da dondurma alırdı. Benim okuyup doktor olmamı isterdi. Sülalede zaten doktor çoktu ama ben de mutlaka doktor olmalıydım.

Marifetli kadındı annem. Öyle her şeyi çarşıdan almaz, tarhana, salça, turşu, erişte, reçel gibi şeyleri mutlaka evde kendi yapardı. Kapısı herkese açıktı. O yüzden bizim ev hiç misafirsiz kalmaz, gelen giden çok olurdu. Herbirine elinden geldiğince ikramda bulunur, bizim de misafirlere aynı özeni göstermemizi isterdi. Bizi çocuk olarak değil, yetişkin insanlar gibi görür, özellikle başkalarının yanında çocukça şeyler yapmamıza asla izin vermez, sık sık dışarı çıkmamızı istemezdi.

Biz üç kardeş her zaman birlik olur, onu kızdırmamaya çalışırdık. Ama kızsa da öfkesi çabuk geçer, yüzü çabuk gülerdi. Ramazan’da oruç tutulur, geceleri sahura kalkılırdı. Annem her gece yatmadan mayalı hamur yoğurur, gece kalkar onu pişirirdi. Bizler oruç tutmasak bile kızarmış mayalı hamurun kokusunu duyar duymaz fırlardık yataklarımızdan. Çay demlenir, peynir, zeytin, yumurta, reçel çıkar, yine hep birlikte otururduk masanın başına. Bazen gece yarısı komşular da gelirdi bu sofraya. En çok da bir alt katta oturan sevgili arkadaşım Taylan Süer katılırdı bize. Şimdi de eskisi gibi aynı apartmanda oturuyoruz Taylan’la. Yine bir alt katta…

Masaya hep birlikte oturmak bizim evin en önemli kurallarından biriydi. Babamın yeri zaten belliydi, başköşe hep onundu. O yemeğe başlamadan biz başlayamazdık. Her zaman çeşit çeşit yemek olurdu sofrada. Zeytinyağlısı, etlisi, tatlısı, hiç eksik olmazdı. Ocağın başında yemekle birlikte annem de pişer ama yaptığı da afiyetle yenirdi.

Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji'nde okudum. İyi bir öğrenciydim. Derste hocaları çok iyi dinlediğimden, az çalışır ama iyi notlar alırdım. Özellikle edebiyat derslerinde çok başarılıydım. Yazdığım kompozisyonlara hocalar yıldızlı on verir, derslerde bunları bütün sınıfa yüksek sesle okumamı isterlerdi. Kolejde okumak o zamanlar insanlara ayrı bir itibar kazandırırdı. Bütün bürokratların çocukları bu okulun öğrencisi olduğundan, okul çıkışlarında okulun önü siyah arabadan geçilmez, şoförler kapıda çocukları beklerdi. Hocalar her birimize ayrı özen gösterir, sınıflar zaten en fazla yirmi beş, otuz kişi olduğundan hepimizi yakından tanırlardı.

O zaman kız ve erkek koleji ayrıydı. Ben lise ikinci sınıfa geçtiğim yıl birleşti. Hepimiz çok heyecanlanmıştık. Yıllardır karşılıklı binalarda, ayrı ayrı okuyan bu iki grup aniden birleşiverecekti. O gün, annem beni okula bizzat kendisi getirmiş, sınıfa kadar gelip nerede, kiminle oturacağıma bile o karar vermiş, hatta gözüne kestirdiği bir delikanlıya da, bana göz kulak olması için tembih etmişti. O delikanlı, hala yakın arkadaşım olan sevgili Niyazi Akdaş’tı.

Okuldan gelince önce kendi derslerimi yapardım ama bununla bitmezdi işim. Annem kardeşlerimin derslerine de yardımcı olmamı ister, Yükselen ve Mustafa da buna hiç itiraz etmezlerdi. Yükselen’e Coğrafya, Mustafa’ya İngilizce çalıştırmaktan helak olmuştum.

Üniversiteye giriş sınavlarından çok yüksek puan almıştım. İstediğim her yere girebilecektim. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne ön kayıt yaptırdım ama annemin de yönlendirmesiyle sonunda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde karar kıldım. Kolej gibi bir yerden sonra oraya uyum sağlamak zor oldu. Zaten bu yüzden sınıf arkadaşlarımın hemen hemen tamamı Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne girmişlerdi. O zaman kolejliler orayı tercih ederdi. İlk yıl, ben de onlar gibi yapmadığım için çok pişman oldum. Burası ne acayip bir yerdi böyle! Hiçbiri kolejdeki arkadaşlarıma benzemiyordu. Giyimleri, kuşamları, dinledikleri müzikler, alışkanlıkları çok farklıydı. Okula gidiyordum gitmesine ama yeni bir arayış içindeydim. Sonunda aradığımı buldum ve o yıl TRT’nin açtığı spikerlik sınavlarına girdim. Yapıp yapamayacağımı bilmiyordum ama deneyecektim.

Okuldan çıktım ve Opera’nın karşısındaki Radyoevi’ne gittim. Heyecanlıydım. Nasıl bir sınav yapacaklardı acaba? Çok gelen vardı ve hepsi de benim gibi gençti. Sıra bana gelince küçük bir stüdyoya aldılar beni. Önüme bir haber metni koydular ve “oku” dediler. Bizim evde haberler hiç kaçırılmaz, mutlaka dinlenirdi. Spiker sesinin tonunu ayarlar, “Burası Türkiye Radyoları, şimdi haberler” diyerek başlardı okumaya. O tarz, o sunuş yabancı değildi bana. Ben de tıpkı onlar gibi başladım okumaya. Stüdyodan çıkınca “sen şöyle geç” dediler. Geniş bir salonda bir süre bekledim. Merakla etrafıma bakıyordum. Zaten her şeye fazla meraklı bir tiptim. Yerler, tuhaf, muşambaya benzer bir şeyle kaplanmıştı. Yürürken hiç ses çıkmıyordu. Ahşaptan yapılmış kalın kapıların üzerinde lambalar vardı. Lambaların rengi arada bir yeşil, arada bir de kırmızıya dönüyordu. Lambalar kırmızıya dönünce oradan gelip geçenler hemen konuşmayı kesiyor, zaten hiç ses çıkarmayan bu muşambaların üzerinde yine de ayaklarının ucuna basarak yürüyorlardı. Sevdiğim sanatçılar geçse de görsem diyordum ama hiç öyle birine rastlayamamıştım.

Sonunda ortadaki büyük kapı açıldı ve benim içeri girmemi istediler. Elim ayağım titreyerek girdim içeri. Bir sürü insan toplanmış, bana bakıyordu. Yaşım çok küçüktü henüz. Sanki ne diye gelmiştim buraya? Ortada oturan beyaz gömlekli yakışıklı adam başladı sormaya; Sonradan o yakışıklı adamın adının Turgut Özakman olduğunu öğrendim. Kitaplarını hayranlıkla okuyor ve hala sık sık kulaklarını çınlatıyorum.

-Kolejden misin sen?

-Evet.

-Belli oluyor. Sesin güzel, kulağın da iyi ama “e” ler açık. “Kendi” de bakalım.

-Kendi.

-Şimdi de “kedi” de.

-Kedi.

-İyi, biraz çalışırsan olacak. Dışarıda otururken etrafına iyice baktın mı?

-Baktım.

-Tavanda ne vardı?

-Koca bir avize.

-Nasıldı?

-Büyüktü ama güzel değildi.

-Demek beğenmedin! Başka ne vardı salonda?

-Deri koltuklar, yerde acayip bir muşamba, ahşap kapılar, üzerinde arada bir yeşil, bazen de kırmızı yanan lambalar.

-Acayip bir muşamba ha? Neden öyle bir şey koymuşlar acaba?

-Sanırım yürürken ses çıkmasın diye.

-Kırmızı lamba ne demek?

-Kırmızı yanınca insanlar ayaklarının ucuna basarak yürüyor. Her halde “susun” demek.

Gülüyordu Turgut Özakman. O gülüyordu ama benim hiç gülecek halim kalmamıştı. Ne ukala adamdı bu böyle? Hem daha yüzüme bakar bakmaz Kolej'den olduğumu da nereden anlamıştı? Ne biçim sorulardı bunlar? Salonda ne var, ne yok diye sorulur muydu? Kazandığımı anlamış ama sevinememiştim. Benimle dalga mı geçiyordu bu adam?

Hemen ardından “spikerlik kursları” başladı. Konservatuvardan hocalar geliyor ve spiker adaylarına yoğun bir ders programı uygulanıyordu. Sonradan Turgut Özakman’ın o soruları neden sorduğunu anlamıştım. “Spontan dikkat” ölçüyorlardı. Bir spikerin, özellikle canlı yayın sırasında spontan dikkatinin çok iyi olması gerekiyordu. Bir yandan Tıp Fakültesi, bir yandan radyo, hep dolu geçiyordu günlerim. Sonunda mikrofon başına oturabilmiştim. Çok heyecanlı, çok keyifli bir işti yaptığım.

Ertesi yıl TRT Televizyonu faaliyete geçti ve ben bu sefer de orada çalışmaya başladım. Televizyon Türkiye’de daha yeni kuruluyordu. Herkes genç, herkes heyecanlıydı. Kimse işini çok iyi bilmiyor ama yine de en iyisini yapmaya çalışıyordu. Sabahtan okula gidiyor, saat beş gibi okuldan çıkıp hemen televizyona koşuyordum. Akşam Altı’da başlıyordu yayın. Artık hemen her programda ben de yer alıyor, hatta gündüz okuldan vakit bulabilirsem seslendirmeler için stüdyoya giriyor ya da bant kaydı yapılan programlara katılıyordum. Bütün bunlara, o zaman nasıl yetiştiğime şimdi ben bile inanamıyorum. Tıp Fakültesi ağır bir okuldu. Kitapların her biri yerden kalkmıyordu. Devam mecburiyeti vardı ama yine de hepsiyle başa çıkabiliyordum.

Okuldan çıkınca doğrudan televizyona gittiğim için kitaplarım yanımda olurdu. O kıyamette, eğer ben boşsam, hemen kitaplarımı çıkarır, ne öğrenirsem kâr der, oturur, çalışırdım. Artık bütün sanatçıları tanımış, çoğuyla arkadaş olmuştum. Türk Müziği'ni eskiden beri çok sevdiğimden, canlı yayınlarda hem sunuculuk yapar, hem de onları zevkle dinlerdim. Türk Müziği eserlerinin o ağdalı cümlelerini doğru okuyabilmek için eski üstatların yardımını ister, öğrenmekten büyük zevk alırdım.

Canlı yayın herkesi korkuturdu. Tam yayın sırasında arızalar olur, yayın kesilir, seyirciler de “beklettiğimiz için özür dileriz” yazısını gördükçe isyan ederlerdi. Onun için özellikle Muzaffer İlkar yönetiminde stüdyoya giren büyük koronun geldiği günler programı önceden banda almaya çalışırlardı. İşte o zaman, bir saatlik bir programın çekiminin beş altı saatten önce bitmeyeceğini bilir, anons aralarında stüdyonun en tenha köşesine çekilir, kitaplarımı açar, çalışırdım. Arada bir, içlerinden biri yanıma gelir, “bu gürültüde gerçekten okuduğunu anlıyor musun” diye sorardı. Anlıyordum çünkü alışkındım buna. Bizim evde annemle babam bir yandan sohbet edip bir yandan pikapta Müzeyyen Senar çalarken Mustafa tabanca, tüfek oynar, Yükselen kendi odasında il radyosunda Batı müziği dinler, ben bütün bu seslerin arasında, sanki bundan doğal bir şey yokmuş gibi ders çalışırdım. Annem “çalışacak adam her yerde çalışır, sen kafanı derse verirsen bizi duymazsın zaten” derdi.

Artık TRT’nin kadrolu memuruydum. Yayın elemanı olduğum için ayrıca yayın tazminatı alıyor, yani iyi para kazanıyor, ama kazandığımı harcayacak vakit bulamıyordum. Gazeteler sık sık benden söz ediyor, ne zaman sokağa çıksam, “A, bu televizyondaki kız” diyerek, insanlar etrafımı alıyordu. Ünlü olmak güzeldi ama her zaman da güzel değildi. Özellikle okulda hocaların beni tanıması hoşuma gitmiyordu çünkü derslere düzenli gidemediğim zaman hemen beni soruyorlar ve arkadaşlarım her seferinde benim yerime imza atamıyorlardı. Yavaş yavaş bitiyordu okul. TRT beni çok benimsemiş, okulun biteceği konusu onları da yakından ilgilendirir olmuştu. Herhangi bir okul değildi ki bitirdiğim, koskoca doktor olacaktım. Ya TRT’yi bırakıverirsem, şimdi benim yerime hemen birini nereden bulacaklardı? Beni yetiştirebilmek için çok emek vermişler, yedi ayrı kurs, yedi ayrı sınavdan geçirmişlerdi. O zamanlar öyle herkes kolayca mikrofon başına geçemiyordu. Bu yüzden sık sık bana bunu soruyorlar, “acele etme, hiç olmazsa birkaç yıl daha çalış, sonra ayrılırsın” diyorlardı. Ama ben kararlıydım. Spikerlik iyiydi, hoştu, heyecanlı işti ama ben bir başka mesleğe gönül vermiştim.

Okul bitince hemen ayrıldım TRT’den. Bir süre, programları aksatmamak, bunca yıl çalıştığım bir devlet kurumunu zor durumda bırakmamak için özellikle sunuculuk yaptığım müzik programlarında görev aldım ama “iki yerde birden çalışamazsın” dediler ve bunu adeta bir ülke sorunu haline getirdiler. Gazetelerde bile her gün bu konuda haberler çıkmaya başlayınca küstüm. Sanki çok ayıp bir şey yapıyormuşum gibi bir hava esiyordu. Zaten o ara Hacettepe Psikiyatri Bölümü'ne asistan olarak girmiştim. Oradaki çok sevdiğim ve saygı duyduğum hocam bile “ya TRT, ya doktorluk, ikisi birden olmaz” demişti bana. Ve böylece sadece doktor oldum. O hocam, şimdi de bana “ya doktorluk, ya yazarlık, ikisi birden olmaz. Çok güzel yazıyorsun, ben senin yerinde olsam artık sadece yazarım” diyor. Ama bu sefer de yıllardır çok severek yaptığım doktorluktan vazgeçemiyorum.

Hacettepe’de işe başladığım günlerde evlendim. Eşim Aydın’la zaten okulda yakın arkadaştık. Çok yakışıklı, karizmatik biriydi Aydın, ama o zamanlar ikimizin de dünyaları ayrıydı. Kızlar onun etrafında, erkekler de benim etrafımda döner dururlardı. Sonunda dünyalarımız birleşti ve tam otuz dört yıl keyifli bir beraberliğimiz oldu. O da doktordu. Özellikle ilk yıllar ya onun, ya benim hastanede nöbetlerimiz olur, birbirimizi pek fazla göremezdik bile. İki çocuğumuz oldu. Çocukların büyümesinde sevgili annemin katkılarını inkâr edemem. Onun sayesinde başka kadınların elinde kalmadı çocuklar. Her akşam, iş çıkışı çocukları alır, öyle giderdik eve. Ne güzel günlerdi onlar!

Yağmur sanki dünyanın en güzel bebeğiydi. Sarı saçları, tıpkı babasına benzeyen yeşil gözleriyle yolda insanlar bizi rahat bırakmaz, illa Yağmur’u sevmek isterlerdi. O da çok sıcakkanlı bir çocuktu. İnsanlarla tıpkı benim gibi hemen ilişki kurar, kimseyi yabancılamaz, herkesle ahbap olurdu.

Hasan pek öyle değildi. Yağmur’un tersine simsiyah saçlı, kara gözlü, beyaz tenli, kirpikleri yanaklarına değen, güzel ama insanlara pek yaklaşmayan, yani babası gibi biriydi. Hala da öyle…

Hacettepe’de on yıla yakın kaldım. Orada da çok güzel günlerim, çok güzel arkadaşlıklarım oldu. Sonra özgür ruhum yine macera peşine düştü ve ayrıldım oradan. Kendime bir muayenehane açtım. Sadece hastalarımla ilgilenmek, her gün değişik bir insanı dinlemek hoşuma gitti. Kendimi öyle bir kaptırdım ki, neredeyse gece yarılarına kadar hiç sıkılmadan o küçücük odada çalıştım. Bir de baktım, çocuklar büyümüş, etrafımdaki her şey çok değişmiş. Yavaş yavaş frene basmaya başlamış, hızla geçip giden hayatımın biraz olsun peşine düşmek nihayet aklıma gelmişti. Artık muayenehaneme her gün gelmiyor, kendime, aileme ve arkadaşlarıma daha fazla zaman ayırmaya çalışıyordum.

2000 yılında torunum Zeynep dünyaya geldi. Onu hepimiz büyük bir heyecanla karşıladık. Aynı yıl yazmaya başladım. Duyduklarımı, öğrendiklerimi mutlaka insanlarla paylaşmam, önümde açılan sır perdelerini onlara da göstermem gerektiğini düşünüyordum. Hayatın bir iç yüzü bir de görünen yüzü vardı. Bana anlatılan “görünmeyen yüzünü” başkaları da bilse, belki kendi hayatlarında az da olsa değişiklik yapar, dünyaya farklı bir pencereden bakar, eğriyle doğrunun her zaman kendi düşündükleri gibi olmadığını anlarlardı. Zaten edebiyata çok meraklıydım, o yüzden yazmak hoşuma gitti. Sanki gündüz, akşama kadar doluyor, bilgisayarın başına geçip yazarken de boşalıyor, rahatlıyordum.

İlk kitabım, “Madalyonun İçi” 2004 yılında, Remzi Kitabevi tarafından basıldı. Özellikle psikiyatriye, insan ruhuna, iç dünyalara meraklı insanlar çok ilgi gösterdiler kitaba.  Ertesi yıl, yani 2005’te Madalyon Psikiyatri Merkezi’ni kurdum. Artık yalnız değildim. Beş kişilik küçük bir kadroyla kurulan merkezde çalışan sayısı şu aralar yüze yaklaşıyor. Yılda yüz binlerce kişi bu merkeze başvuruyor ve bizler de herbirine elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz. Merkezin kurulması hayatıma yeni bir boyut kazandırdı. Eskiden yalnız başıma onlarca kişiye hizmet etmeye çalışıyordum. Bu sayının çığ gibi büyümesi beni adeta havalara uçurdu. Psikiyatrinin, özellikle günümüzde ne kadar önemli olduğunu biliyor, burada çoğu zaman insanların kaderinin değiştiğine gönülden inanıyordum. Hele bizim gibi hızla değişen ve gelişen bir ülkede buna çok ihtiyaç vardı. Artık yeni bir hedefim daha olmuştu; daha çok insanın yardım almasını sağlamak…

Üstelik Psikiyatri özel bir bilim dalıydı. Diğer tıp dallarından farklıydı. Hastane köşelerinde böyle bir yardımı, doktor çok istese de vermesi zordu. Gizlilik, dikkat, zaman ve çok özen istiyordu bu iş. Klinikte bazen terör estiriyordum, çünkü en küçük bir hata yapılmasını istemiyor, kliniğe gelen herkesin aradığını bulması, istediğini alabilmesi için olmadık şeylere takılıyor, işi biten çıksa bile ben, yine gece yarılarına kadar klinikte kalıyordum. Ama her şeye rağmen çok mutluydum.

2006 yılında sevgili eşim Aydın hastalandı. Sanki dünya başıma yıkıldı zannettim. Acılar da, güzellikler de üst üste gelirmiş. Bizde de öyle oldu. O birkaç yıl hayatımın en karanlık günlerini yaşadım ve 2007 de eşimi kaybettim. O sıralar, bir daha hiç gülemeyeceğimi sanıyordum. Ama hayat devam ediyordu, zaten aynı yıl küçük Aydın’ın dünyaya gelmesiyle biraz olsun gülümsemeye başladık. 2008’de ikinci kitabım “Günahın Üç Rengi” yine Remzi Kitabevi tarafından yayımlandı.

Yazma işi giderek hayatımda daha önemli bir yer tutmaya başlamıştı. Aydın’ın bu dünyayı terk edişiyle birlikte geceler ancak yazarak geçiyordu zaten. 2011'de “Hayata Dön” adlı üçüncü kitabım da yine aynı yayınevinden çıktı.

Kliniği kurarken amacım, bir an önce aynı hizmetin ülkenin her köşesine yayılmasını sağlamaktı zaten ama bürokratik engeller buna izin vermiyordu. Büyük mücadelelerin sonunda 2013 yılı Şubat ayında İstanbul, Levent şubemiz açıldı. Darısı diğer illere dedim içimden.

Belli bir yaştan sonra insanın hayata bakışı da, hayalleri de çok değişiyor. Özellikle benimki gibi bir işiniz var ve her gün yeni insanlar, yeni hayatlar, yepyeni bakış açıları görüyor ve dinliyor, pek çok acıya ortak oluyorsanız, gelişmemek, değişmemek mümkün değil. Şimdi artık benim mutlu olabilmem için, başkalarını mutlu edebildiğimi görmem gerekiyor.

Şu aralar yazmaya artık daha çok zaman ayırıyorum. Evde yalnızım ama klinik çok kalabalık. Zaten ben de akşama kadar klinikteyim. Eve yazmak, sonra da yatmak için geliyorum. Hayatım hep çalışarak geçti. Hala çok severek çalışıyorum. İnsan denen, dünyanın bu en muhteşem varlığına yapılacak en küçük katkı bile kutsal bir görev, kutsal bir iştir diyenlerdenim.

Yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Kitap yazmak benim için çok keyifli ama kolay değil. Bir kitabı, en az on farklı biçimde yazdıktan sonra ancak beğeniyor ve yayınevine gönderiyorum. Gittiğim yerlerde benim kitaplarımı okumuş birileriyle karşılaşmak beni her zaman çok heyecanlandırıyor ve gururlandırıyor. Okuyuculardan aldığım sevgi ve destek sayesinde umarım daha fazla yazacağım.

En derin saygı ve sevgilerimle…

Gülseren Budayıcıoğlu 1947 yılında Ankara’da doğmuştur. 1966 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandı. Öğrenci iken TRT Ankara radyosunda ve televizyonunda kadrolu spiker ve sunucu olarak görev yaptı. Ankara’da serbest hekimlik yaptı. 

Hastaları ile olan görüşmelerini kaleme aldığı Madalyonun İçi isimli kitabını çıkardı. 2005 yılında hastaların sosyal güvencelerini kullanarak Sağlık Bakanlığından ruhsatlı Ankara'nın ilk özel psikiyatri merkezini açtı. Madalyon psikiyatri merkezinde kendisi gibi başarılı hekimler ile çalıştı.

2008 yılında Günahın Üç RengiHayata Dön ve Kral Kaybederse isimli eserlerini yayınladı. 2013 yılında Madalyon Psikiyatr Merkezinin Levent Şubesini açtı. Kitaplarında yılların verdiği özel tecrübeleri herkesle paylaşmak adına kitaplar yayınladı. 


Gülseren Budayıcıoğlu Kitapları Hangi Dizilere Uyarlandı?

Özcan Deniz ve Aslı Enver’in yer aldığı “İstanbullu Gelin” dizisi “Hayata Dön”; Demet Özdemir, İbrahim Çelikkol, Zuhal Gencer gibi isimlerin rol aldığı "Doğduğun Ev Kaderindir" dizisi Camdaki Kız”;   Binnur Kaya, Tülin Özen, Burak Sevinç, Meriç Aral, Halit Özgür Sarı, Gülçin Kültür Şahin, Sezin Bozacı, Baran Can Eraslan, Evrim Alasya, Salih Bademci, Hande Doğandemir ve Melisa Sözen gibi oyuncuların oynadığı  “Kırmızı Oda” ve Birkan Sokullu, Farah Zeynep Abdullah, Ezgi Mola, Merve Dizdar, Alper Saldıran, Mert Asutay ve Açelya Devrim Yılhan'ın oynadığı "Masumlar Apartmanı" dizileri ise “Madalyonun İçi” isimli kitaplarından uyarlanmıştır.

GERÇEK VAKALARI” HİKAYELEŞTİRDİ, ARDINDAN DİZİLER GELDİ…

Yazarlık kariyerine 2004 yılında yazdığı Madalyonun İçi, Bir Psikiyatrın Not Defterinden kitabıyla başladı. İlk iki kitabında kısa hikâyelerle farklı psikiyatrik sorunları ele aldı. Üçüncü kitabı olan Hayata Dön ile birlikte tek bir hikâyeyi ayrıntıları ile yazmaya başladı. İlk dört romanı ve 2019 yılında çıkarttığı Camdaki Kız romanı, psikoterapik romanlardı, bunları tanık olduğu gerçek vakaları hikâyeleştirerek yazdı.

 Star TV’de yayınlanan İstanbullu Gelin dizisi yazarın Hayata Dön kitabının bir uyarlamasıdır. TV8’de yayınlanan Doğduğun Ev Kaderindir dizisi ise yazarın Camdaki Kız adlı eserinden uyarlandı. Bu iki uyarlamanın ilgi görmesinin ardından 2020 yılında ”Madalyonun İçi, Bir Psikiyatrın Not Defterinden kitabından iki farklı dizi; TV8’de Kırmızı Oda ve TRT 1’de Masumlar Apartmanı olarak yayınlanmaya başladı. Son olarak yazarın Camdaki Kız romanı aynı isimle Kanal D’de yayınlanmaya başladı. Budayıcıoğlu’nun yakın zamanda ‘Kırmızı Pelerin’ adıyla yayımlanacak kitabının hangi isimle dizi olarak çekilip çekilmeyeceği, çekilecekse haftanın beşinci günü ekranlara gelip gelmeyeceği ise merak konusu.

GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU KİTAPLARI

Madalyonun İçi, Bir Psikiyatrın Not Defterinden, 2004
Günahın Üç Rengi, Madalyonun Öteki Yüzü, 2008
Hayata Dön, 2011
Kral Kaybederse, 2015
Camdaki Kız, 2019
Kral Teo Kitabı, 2018

Budayıcıoğlu'nun hayatı kadar, klinik ücretleri de merak ediliyor. Ünlü psikiyatristin kliniğinde tek bir seans ücreti 1.500 TL'dir.

Gülseren Budayıcıoğlu, bir yandan üniversite eğitimine devam ederken bir yandan da spiker olarak çalışmaya devam etti. Başlangıçta TRT radyosunda görev yaptı, sonrasında TRT televizyon kanalının açılmasıyla televizyon dünyasına geçiş yaptı. Program kayıtlarına yardım edip radyoda spikerlik yaparken zamanla Türk müziği programlarında sunucu olarak görev yaptı.

1972 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra bir yıl daha TRT'de çalıştıktan sonra 1973 yılında TRT'den istifa etti. Aynı yıl doktorluk kariyeri için Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri bölümünde asistan olarak göreve başladı.

Gülseren Budayıcıoğlu1977 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında psikiyatri uzmanı oldu. 1982 yılına kadar öğretim görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesinde çalıştı. 1982 yılında üniversitedeki öğretim görevliliğinden ayrılıp serbest hekim olarak meslek hayatında devam etti. 23 yıl Ankara’da serbest hekim olarak çalışan Gülseren Budayıcıoğlu, 2005 yılında yine Ankara’da, en büyük hayalini gerçekleştirerek Türkiye’nin ilk ve tek psikiyatri merkezi olan ve ülkemizdeki her kesimden insanın başvurabileceği “Özel MADALYON Psikiyatri Merkezi”ni kurdu.

2013 yılı Şubat ayında İstanbul, Levent’te “Özel MADALYON Psikiyatri Merkezi”nin şubesi açıldı. 2013 yılında İstanbul - Levent, 2017 yılında İstanbul - Suadiye şubelerini açan Madalyon Psikiyatri Merkezi şu anda 75 kişilik psikiyatrist ve psikolog kadrosuyla hizmet vermeye devam etmektedir.

Madolyon adındaki bu merkez aynı zamanda onu yazarlık dünyasına taşıyan 2004 yılında çıkan ‘Madalyonun İçi’ hikâye kitabının da adı oldu. Hikâye ile edebiyat dünyasına adım atan Gülseren Budayıcıoğlu, zamanla roman yazmaya başlamıştır.

Farklı tanı gruplarından hastalarıyla olan görüşmelerini, tedavi şeklini ve hastalarının geçirdikleri değişimleri kurmaca dünyanın imkânlarıyla okurla buluşturmuştur. Hastalarının isimlerini, yaşadıkları şehirleri ve meslekleri değiştirerek geçirdikleri değişimleri kitaplarında işlemiştir.

Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun dizilere ilham olan kitapları 2011 yılında ilk baskısı çıkan “Hayata Dön” dizisi 2017 yılında İstanbullu Gelin ismiyle televizyona uyarlandı. ‘Camdaki Kız' kitabı ise 2019 yılında “Doğduğun Ev Kaderindir” dizisine ilham oldu.

Cem Karcı yönetmenliğinde çekimlerine başlayan ‘KIRMIZI ODA’, Gülseren Budayıcıoğlu’nun gerçek yaşam öykülerine dayanan hikâyelerinden, Banu Kiremitçi Bozkurt tarafından senaryolaştırıldı.

Gülseren Budayıcıoğlu'nun Madalyonun İçi adlı eserinden uyarlanan, 2020 yılında yönetmeliğini Cem Karcı'nın yaptığı, Banu Kiremitçi Bozkurt'un senaryosunu kaleme aldığı “Kırmızı Oda” dizisinde Binnur KayaTülin ÖzenBurcu BiricikBurak SevinçMeriç AralFeyyaz ŞerifoğluEvrim AlasyaSalih BademciHande Doğandemir ve Melisa Sözen gibi oyuncuların oynadı.

Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nun “Madalyonun içi” romanından esinlenerek hazırlanan “Masumlar Apartmanı” ise TRT 1 ekranlarında yayınlandı..

Gülseren Budayıcıoğlu, 1973 yılında Aydın Budayıcıoğlu ile evlendi. Eşi 2007 yılında vefat etti. Hasan Murat Budayıcıoğlu, Yağmur Artukmaç adlarında 2 çocuğu vardır.

2017 yılında başrollerinde Özcan Deniz ve Aslı Enver’in yer aldığı “İstanbullu Gelin” dizisi Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nun “Hayata Dön” kitabından senaryolaştırılmıştır.

2019 yılında başrollerinde Demet Özdemirİbrahim ÇelikkolZuhal GencerSenan KaraNail KırmızıgülEngin HepileriBinnur Kaya gibi isimlerin rol aldığı "Doğduğun Ev Kaderindir" dizisi Gülseren Budayıcıoğlu'nun Camdaki Kız adlı eserinden uyarlanmıştır.

2020 yılında yönetmeliğini Cem Karcı'nın yaptığı, Banu Kiremitçi Bozkurt'un senaryosunu kaleme aldığı ve Binnur KayaTülin ÖzenBurak SevinçMeriç AralHalit Özgür SarıGülçin Kültür ŞahinSezin BozacıBaran Can EraslanEvrim AlasyaSalih BademciHande Doğandemir ve Melisa Sözen gibi oyuncuların oynadığı “Kırmızı Oda” dizisi Gülseren Budayıcıoğlu'nun Madalyonun İçi adlı eserinden uyarlanmıştır.

15 Eylül 2020 tarihinde TRT 1’de yayınlanmaya başlayan, yönetmenliğini Çağrı Lostuvalı'nın yaptığı ve Birkan SokulluFarah Zeynep AbdullahEzgi MolaMerve DizdarAlper SaldıranMert Asutay ve Açelya Devrim Yılhan'ın oynadığı "Masumlar Apartmanı" dizisi Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Madalyonun İçi” isimli romanından uyarlanmıştır.

2021 yılında Gülseren Budayıcıoğlu'nun aynı isimli romanından uyarlanan, yönetmenliğini Nadim Güç'ün yaptığı, senaryosunu Seda Altaylı Turgutlu'nun kaleme aldığı “Camdaki Kız” adlı dizinin başrolünde Burcu Biricik ve Feyyaz Şerifoğlu yer alırken diğer rollerde Hande AtaiziTamer LeventNur SürerDevrim YakutSelma ErgeçŞerif ErolTuğrul TülekNihal Menzil gibi oyuncular rol almıştır.


Robin



Robinin halkı gibi dirildi kızıllar

Ekmeği tarladan adaleti yarla hak etti

Ölüm kuzular gibi beyaz ama masum

Aslan olana kadar bir ordu inşa etti

Kızıl ordu büyüdü batıda robinler doğdu

Zengin ayrımcılığı kibirle doldu

Halk garipti hak isteyen riyakâr

Kimin maskesi kimin dövmesi yeşilin

Irkı gavur topraklarından kafası kararmış

Zihinler kararmadan daha fikirler zararmış

Kitaplar yakılmış devlet üç insana teslim

Kraldan korkan tebaa sevdalısı

Korkutan kralı sigara sevdalısı

Yüreği aleve ömür boyu zindana mahkum

Adaletin asırlar boyu  hakimiyim mahlukatın

Bir hak için yaşamı devlete teslim

Yaşadığı candan başka emanet ettiği elim

Vehim bu yüzyılda icat edilen meşru yapı devletin

Uymak da karara  buyruk kesin halk riyakâr medeniyete

Yenilik ne gerek ne gerek devrim zenginlik bu halka

Tanrı onları kuru bir çamurdan yarattı

Ait oldukları çamuru özledi fukara

Bir robin doğdu ateşten ki şeytan ateşi

Yüreği alevlendi bu ülke içinde medeniyetin

Hayali gerçek oldu  mu bilmem

Vur sazı davula

Adetler hareketlendi

Hakaret sevgidendi kral da bir gün kaybetti

Yaz Okumalarım

 Erken Kaybedenler Emrah Serbes 

Erkek çocuklarının yaşadığı kırıklıkları görüyoruz. Neler etki ediyor hayatımızda, hayatın yükü omzumuza nasıl çöküyor, basit dertler bize nasıl büyüyerek  geri dönüyor? Bir zamanlar çocuktuk 17 yaşından bakıyorduk dünyaya ama büyüdükçe belki de bu bakış açısı değişmedi ama daha sabit bir hal aldı. Emrah Serbes hikayelerden oluşan bu kitabında oldukça yüzeysel ve yalın bir dil kullanmış. Acemice yazılan bu kitapta değerli olan konu ve olaylar. Yazar da bunu fark ettiği için çok önemsememiş yazım tarzını. Kitaba puanım 5.4/10



Thomas More Ütopia 


Raphael daha önce gitmediği bir ülkeye gider ve bu ülke diğer ülkelerden farklı olarak eşitlik adalet ve mükemmel bir uyumla yönetiliyor. Ulusların en iyisi ve moderni bulunuyor Ütopya'da. Platon Devlete benzeyen bu kitap dil ve anlatım olarak derin ve felsefi bir dille gerçekte var olmuş sayıyor bu düzeni. Arkadaşlarıyla diyaloglarından oluşan bu kitap hafife alınacak bir kitap değil. Kitabın tek eksiği anlattığı Ütopyanın Rusya'da ve birçok ülkede başarısız olmuş olması ama karanlık çağa ışık tutmuş Rönesansı yaratan bir kitaptan bahsediyoruz. Kitaba puanım 8.9/10



Franz Kafka Amerika 

Amerikanın fırsatlar ülkesi olduğunu hayal ederken bir fırsatlar ülkesi bulamamış aksine şiddet haksızlık ve yolsuzluk memleketi olduğunu anlayan Karl Rossmanın hayatını anlatıyor. 16 yaşında Karl Avrupa'dan Amerikaya yola çıkıyor. Senatör dayısının yanına gidip Amerikada rahat etmeyi hayal ederken başına gelmeyen talihsizlik kalmıyor. Dayısı yıllar önce fakir gidip orada zengin olmuştu oysa. Hikaye kitabın başındaki özgürlük heykelinin elindeki kılıçtan anlaşılmıyor mu? Emperyalizmin başkenti. Çalınan bavulunun bulunmasının sebebi de senatör yeğeni olması değil mi? Franz Kafka'nın hayallerinden betimlenen Amerika, bu kitapta tüm gerçeğiyle karşımızda. Olay örgüsü çok yavan ve sade kitabın tek eksiği bu bana göre. Kitaba puanım 7.1/10



Canan Tan İz 

İftiralarla dolu bir 2. evlilik ve çok başarılı bir avukatın intiharı. İntiharı çözmeye çalışan kızı annesinin tüm ısrarlarına rağmen intiharı çözebilecek mi? İntihara yoksa iki büyük aile mi sebep oldu? Bana göre piyasa kitabı olan bu kitap, basit ve ardında bolca günlük dil kullanmış Canan Tan'ın ilk kitaplarından. Sürükleyici ve heyecanlı bir aksiyonun içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Vedat ve Verdayı birbirinden ayıran bu acıklı hikaye yüreğe dokunuyor. Okuduğunuza pişman olmayacağınız bir solukta okuyacağınız kitaplardan. Alternatif Kitaba puanım 6.5/10


İskender Pala Katrei Matem

Deli sanıldığı kadar deli olmayabilir. Birçok akıllı da görülenin aksine delidir. Acı birçok insanı dibe sürükler önemli olan bu dipten seni çıkaracak başka bir amaç edinmek.

Kara Mehmet, Şehzade Ahmet ve Hoca Selman nasıl aynı kişi olabilir? Güzel kurgulanmış bir cinayet nasıl seri cinayetlere dönüşebilir? Patrona Halil İsyanının arkasında neden Osmanlı Hanedanı var? Pasarofçadan sonra Osmanlı nasıl bir buhranla karşılaştı? Birçok soruyu ele almış İskender Pala. Divan bilgisini kitabın içine katıp üslubuyla harmanlaması kitabı gerçeğe bir adım daha yaklaştırmış. Harika bir kitap özellikle Çöküş dönemi Osmanlıyı anlamak için. Hanedanın şaraplar içinde kadınlarla oynaşması ve bugünkü tarihçilerin bunlardan utanıp saklaması dönemi biraz buğulu gösteriyor ama o dönem alt tabakanın hâli ve yolsuzlukları ile 21. yy  Anadolu biraz uyuşuyor gibi. Açıkça ve iğneleyici bir üslup ile 3. Ahmeti ve Damat İbrahimi eleştirmiş Pala. İbrahimin neden asılmayı hak ettiğini de açıklamış. Kitabı okuduğunuz an her devletin bir karakteri olduğunu bu karakterin millet değişmediği sürece baki kaldığını anlayacaksınız. Harika bir tarih ve polisiye romanı. Keşke her kitap bu kadar etkileyici olsa. Kitaba Puanım 8.1/10





Neden Nermin Mehmet Çekiç Anadolu Lisesi

 



NMCAAL Şenliklerinden bildiğiniz gibi ismi duyulmuş kaliteli liselerden biridir Nermin Mehmet Çekiç Anadolu Lisesi. Taban puanı 419 yüzdelik dilimi 4.8dir. Üniversite başarısı yüksek bir okuldur. Bizim okulla Atatürk Lisesi ile sürekli etkileşimde olduğu için öğrencilerinden de biliyorum hepsi başarılı ve zeki insanlar. Son 1 yılda nitelikli okul bünyesine katıldı 2 3 yıldır okulu rezil ettiler ama güvenebilirsiniz öğretmen kadrosu hâlâ aynı. Ayrıca eski mezunlarından da çok iyi yerlere gelen tanıdıklarım var. Ve bu arada şunu unutmayın ki liseler sadece reklam amaçlıdır asıl başarıyı kazanan sizlersiniz. Sporla ilgilenenler için harika bir basketbol takımı var Nermin Mehmet Çekiç Anadolu Lisesinin. Okul binası o kadar büyük değil ama 4 yılı bu lisede harcayacağınızı düşünürsek bina o kadar da kötü değil. Puanım yaklaşık olarak 5 6 üstünde ya da altında olsa kesinlikle bu liseyi tercih ederdim. Tercih döneminde başarılar dilerim.


Üniversite Başarısı


2018-2019 EĞİTİM ÖĞRETİM YILINDA TM TÜRKİYE 197. VE SOSYAL TÜRKİYE 80. Sİ. 2014-2015 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI MF 1"de bir öğrencimiz Türkiye 190.´sı MF 2"de bir öğrencimiz Türkiye 146.´sı MF 3"de bir öğrencimiz Türkiye 131.´si MF 4"de bir öğrencimiz Türkiye 169.´su MF 4"de bir öğrencimiz Türkiye 195.´si MF 1´de ilk 20.000 de 43 öğrenci MF 2´de ilk 20.000 de 45 öğrenci MF 3´de ilk 20.000 de 48 öğrenci MF 4´de ilk 20.000 de 38 öğrenci TM 1´de ilk 20.000 de 37 öğrenci TM 2´de ilk 20.000 de 37 öğrenci TM 3´de ilk 20.000 de 33 öğrenci


2015-2016: 206 mezun -145 kazanan Oran: %70 2014-2015: 135 mezun -90 kazanan Oran: %70 2013-2014: 175 mezun -124 kazanan Oran: %71

Öğrenci Gözüyle

hayatimin en unutulmaz yedi yilini geçirdiğim,koridorlarinda büyüdüğüm, dördüncü yilina girdiğim üniversite hayatim boyunca her gün tekrar tekrar o kazınmış siralarina geri dönmek istediğim muhteşem okul.

resmi kayitlarda adi nermin-mehmet çekiç anadolu lisesi olmakla beraber, bizim gibi okulla duygusal bağ kurmuş "yedi yilliklarin" kesinlikle -ve özellikle- bu adı kullanmayi reddettiği; her adi geçtiğinde yüzünde özlem dolu bir gülümsemeyle bahsettiği ve dışardan bakanlara, bir okulun öğrencileri tarafından en fazla ne kadar sevilebileceğini kanıtlayan yer.

rutinleşmiş pazartesi sabahi kılık-kıyafet kontrolleri sirasinda arka bahçedeki bodrum kati penceresinden dayinin da yardimiyla içeri atlayan kizlar görmek mümkündür.hele bir de o dayinin bir yerinizi incitmeyin diye sandalye getirdikten sonra arkasini dönüp size bakmamasi vardir ki; insanin her seferinde içi burkulur.

tenefüslerde koridor başlarindaki kaloriferlere yaslanip; gelip geçenin dedikodusunu yapmak en eğlenceli aktivitedir ama çoğu zaman bu keyif,müdür başyardimcisi fatma yeşilyurtun (nam-i diyar fosil) :
"kiziiiiiiiiiiiim saçını toplaaaaaa" nidalariyla son bulur!

yemekhanesi ve kantini asla güzel olmamıştır ve olamayacaktir.ama buna rağmen öğle tatillerinde önlerinde uzun kuyruklar oluştuğundan; çoğu zaman, osmanbey çarşısı'ndaki kebapçı ve ata ekmeğine salam-kaşar yapan amcanin marketine kaçılır,yok kaçılamıyorsa mevcut siranin yanina itinayla yandan sira yapilir.

rahat ders çalışsınlar diye lise son siniflara ayrilan en üst katta; yer yer uzun eşek oynayan, müzik dinleyip;göbek atan öğrencilere rastlamak mümkündür,sorgulamayip eğlenceye katilmak adettendir,katilmayan eşektir.

okurken değerini bilemediğin o pembe koridorlarda geçirilen yedi yilda -farkinda bile olmadan- çok sağlam dostluklar kurulur ve bu bağlar o denli kuvvetlidir ki; o insanlar sizin için artik yalnizca dost değil, birer aile olur...

Blog Nedir ve Ne Zaman Bu Serüven Başladı?

 Blog Nedir ve Ne Zaman Bu Serüven Başladı? 



Blogger 1999′da yayına başlamasına rağmen Jason Kottke 28 Mart 1998 de ilk yazıyı yazıyor. Bloğunda yeni trendleri yazıyor, videolarını paylaşıyor. 1999 yılında yazdığı bir kaç bloğu okuyabildim şöyle bir göz gezdirince ilk başlarda kendisinin de ne yaptığının çok farkında olmadığı anlaşılıyor.


Sitesinde yazdığı ilk yazıyı hem incelemek isteyenler hemde kaynak olsun diye (Türkçe hiçbir site ve yerde kendisine dair birşey yok) paylaşıyorum. 


KOTTKE.ORG tarihte ilk blog. 


Sitesini incelemek isteyenler; https://kottke.org/'u ziyaret edebilir. Kimdir bu adam bakmak isteyenler; Jason Kottke linklerine bakabilirler.


İLK BLOG YAZISI 


Justin Hall, 1994 yılında ilk blog yazısını yayınladı. Links.net üzerinden yayınlamaya başladığı yazılarda ise öğrencisi olduğu Swarthmore Collage’daki okul hayatından bahsediyordu. Bu platformda yalnızca yazılarını paylaşmakla kalmıyor, aynı zamanda internette rastlamış olduğu ve beğendiği web sitelerinden de alıntılar yapıyordu. Justin’den sonra başka birçok insan kişisel hayatlarını paylaştığı bloglar açmaya başladı. Hepsi kişisel içeriklere sahip olan bu sayfalar bir bakıma “günlük” görevi görüyordu demek yanlış olmaz. Ancak ilk kez 1997 yıılında Jorn Barger sayesinde “Weblog” terimi dijital dünyada yeni bir şeyin varlığını tam olarak tanımlamaya olanak tanıdı.


 


Kişisellikten Kurumsallığa Doğru


 


Anlaşıldığı gibi bloglar kişisel birer girişim olarak ortaya çıktı. Bu platformların tanınması ve kullanılmaya başlanması önce bireyler tarafından gerçekleştirildi. Ancak bireysel olan her başarılı gibi kurumsal bir çizginin de dokunuşlarını görmek mümkün olmaya başladı. İnsanların tek tek kişileri takip edebiliyor olması markaların ve kurumların da dikkatini çekmeye başladı. Özellikle yazdıklarını ve paylaştıklarını devamlı takip ettirebilen ve Influencer çatısı altında var olan Bloggerlar ile birlikte çeşitli blog stratejileri de oluşmaya başladı. Peki, markalar için gerçekten blogların önemi nedir?


 


Bloglar Size Ne Kazandırır?


 


Bu sorunun pek çok cevabı var ama en çarpıcı rakamla cevaplayalım; Tech Client’in istatistiklerine göre blog sahibi olan markaların Google’da üst sıralarda yer alma ihtimali, blogu olmayan markalara göre %434 daha fazla. Bu makro olasılık farkının bir diğer sebebi de insanların bloglara güven duyuyor olması. Blog sayesinde içerik pazarlaması yaparken çok daha geniş çapta bir alan kazanmış olmanız markanızın hedef kitlesine, onların sorunları ve ilgi alanlarına yönelmenize olanak sağlar. Ayrıca rakiplerinizden sizi ayıran nitelikler için de adeta bir vitrin görevi görür.


 


Blogların dijital kazanımları da marka için oldukça yüksek oranda. Çünkü Google’ın üst sıralarında yer almak demek bugünkü internet kullanıcı alışkanlıklarını da uyum sağlamak demek. Bugün kullanıcıların %75’i Google aramalarında sayfanın aşağılarına kadar inmiyor. Üst sıralardaki linklerden fazlasına göz atma gereği duymuyor. İyi bir SEO çalışması, doğru anahtar kelime planması ve hedefleme gibi konulardaki stratejilerinizi blog ile desteklemek sizi Google ve diğer arama motorlarında üst sıralara taşır ve bu sayede web sitenize daha çok trafik çekmek mümkün olur.


 


Bloglar, markaların sosyal medya hesaplarındaki içerik planlamalarına da entegre olabilir. Çok daha ciddi ve açıklayıcı uzun metinlere sosyal medyada yer verilemiyor. Mecraların dinamiği ve kullanıcı alışkanlıkları sosyal medyada uzun metinler paylaşılmasına izin vermiyor. Ancak kısacık metinlerle hedef kitlesini her şeyi detaylıca açıkladığınız blog yazılarına yönlendirebilirsiniz. Bu sayede hem sosyal medyanın kısıtlı içerikleri ile sınırlı kalmaz hem marka, ürün ya da hizmetlerinizi kapsamlıca açıklar hem de web sitenize trafik sağlarsınız. Aslında blogların sağladığı faydalar bunlarla da sınırlı değil. Daha pek çok fayda sağlayacağınız bloglar yeni yıla girerken artık dijital pazarlama stratejilerinizde iyi bir rol oynamalı. Ne de olsa 1994 yılında bireysel paylaşımlar ile açılmış olan bu kanalın şimdi en büyük markalarda bile kullanılıyor olmasının bir sebebi var. 


BLOGDAN DÜNYAYA KİŞİSEL PLATFORMDAN ŞİRKETLEŞMEYE 



BLOGGER 




Güncel kayıtlı kullanıcı sayısı 2 milyonu aşkın olan Blogger sistemi kullanıcılarına ücretsiz olarak blog oluşturmayı sağlamaktadır. Herkesin web üzerindeki bilgilere katkıda bulunması amacıyla Pyra Labs tarafından kurulmuş olup daha sonra Google tarafından satın alınmıştır. Google'a ait olduğu için tamamı ile güvenilir olan bu sistem son derece kaliteli ve yaygın olarak kullanılmakta olan Blogger, internetteki ilk blog hizmet sağlayıcısıdır. Günde 18 milyon civarında tıklanma ile en çok ziyaret edilen ilk 10 ağ sitesinden birisidir. Türkçe dahil onlarca dil desteği ile birlikte hizmet vermektedir. Kullanıcılarına ''isim''.blogspot.com şeklinde ücretsiz alan adı tahsis etmektedir.Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği 24.10.2008 tarihinde saat 12:30'da erişime engellendi.[1] Daha sonra yasağın justin.tv sitesinin yayınladığı LigTV maçlarının bir blog üzerinden sunulmasından dolayı olduğu ortaya çıktı. Dört günlük yasak sonunda delil yetersizliğinden dolayı engelleme kaldırıldı.[2]


14.01.2011'de Blogger’a erişim Digiturk'ün yeni şikayeti ile Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararı ile tekrar engellendi. Mahkemenin bu yasağı kaldırılması sonrasında bloglarına ulaşmayı bekleyen blogger'lara 23 gün sonra siteye erişimin tamamen kapatıldığı yeniden açıkladı.


2011'de kapatıldığı tarihten itibaren Blogger'a girmek isteyenler kırmızı, 24 punto Verdana yazı karakteriyle ile yazılmış Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir. yazısı ile karşılaşıyor.


Blogger kullanıcıları bu konu ile ilgili olarak Digiturk hakkında suç duyurusunda bulundu.


Daha sonra, Diyarbakır Baş Savcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu 14.03.2011 tarihinde aldığı kararla Blogger'a erişimin engellenmesini kaldırdı.

WORDPRESS  




WordPress güçlü bir kişisel yayım platformudur ve internette bir yayımcı olarak kullanıcının tecrübesini mümkün olduğu kadar çekici hale getirmek için tasarlanmış özellikler ile gelmektedir. Özgürce dağıtımı yapılan, standart, hızlı, hafif ve kişisel ayarlarıyla ve tamamen istenilen özelliklere göre değiştirilebilir çekirdeğiyle bir yayım platformu sunmaktadır.


Bunun yanında her kullanıcı kendi ihtiyaçları ve kodlama bilgisi doğrultusunda temalar üretip kullanabilmektedir. Bu alanda WordPress, rakiplerine göre oldukça başarılı ve zengindir.


Wordpress'in en büyük özelliklerinden bir tanesi, çok iyi ve geniş kapsamlı dokümantasyona ve oldukça kalabalık ve kişilerin her türlü sorun ve sorularına cevap bulabileceği forumlarının ve kaynakların bulunmasıdır.


Bütün bunlara ek olarak, Wordpress üzerine geliştirilen çok sayıda eklenti kullanılarak hiçbir yazılım bilgisine sahip olunmadan çok hızlı bir şekilde sadece blog değil, e-ticaret veya sosyal medya platformu haline getirilebileceğidir. Buddypress 23 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Woocommerce 23 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bu tür eklentilere örnek olarak verilebilir. Bununla birlikte, genelde WordPress siteleri bir blog da içerir, bunun nedeni genellikle arama motoru optimizasyonudur.[2]


Wordpress temaları wordpress kullanıcıların siteleri için kullanabilecekleri hazır tasarımları / giydirmelerdir. Wordpress için sadece WordPress'in işlevsel sistemi değil, aynı zamanda temalar da geliştirilmektedir. Dolayısı ile wordpress'in alt yapısında kullanıcıya sunulan binlerce ücretsiz wordpress teması bulunur. Tabii bu tema üretimi sadece wordpress'in geliştiricileri tarafından değil, aynı zamanda dış kaynaklı olarak da yapılır ve bu üretimler de genellikle ücretli olarak kullanıcıya sunulur.


Temalar, kullanıcıların bir WordPress web sitesinin görünümünü ve işlevselliğini değiştirmelerine izin verir ve sitenin içeriğini değiştirmeden yüklenebilir. Her WordPress web sitesinde en az bir temanın bulunması ve her temanın yapısal PHP, HTML ve Stil Sayfaları (CSS) ile WordPress standartlarını kullanarak tasarlanması gerekir.


Temalar, doğrudan wordpress admin panelindeki WordPress "Görünüm" sekmesinden yükleme aracı kullanarak veya FTP ile yüklenebilir. Temalarda bulunan PHP, HTML ve CSS kodu, daha gelişmiş özellikler sağlamak için düzenlenebilir veya daha da ekleme yapılabilinir.


WordPress temaları genel olarak iki kategoriye, ücretsiz temalar ve ücretli temalar olarak sınıflandırılır. Tüm ücretsiz temalar WordPress tema dizininde listelenir ve ücretli temalar ise birçok tema yazılımı yapan firma ya da online pazar yerlerinden bireysel WordPress geliştiricilerinden satın alınabilir.


WordPress kullanıcıları, bunu yapacak bilgi ve beceriye sahip oldukları takdirde, kendi özel temalarını yaratabilir ve geliştirebilirler. WordPress kullanıcıları, yeterli tema geliştirme bilgisine sahip değillerse, ücretsiz ya da ücretli WordPress temaları indirebilir ve nerede ise hiçbir kodlama bilgisine sahip olmadan kullanabilirlerEklentiler Düzenle

WordPress'in eklentileri kullanıcıların bir wordpress sitesinin veya blogunun özelliklerini ve işlevselliğini genişletmelerini sağlar. WordPress 40.000'den fazla eklentiyi bünyesinde barındırır. Bunların her biri, kullanıcıların sitelerini kendi özel ihtiyaçlarına göre uyarlamasını sağlayan özel işlevler ve özellikler sunar.


Bu özelleştirmeler, arama motoru optimizasyonundan, üyelik sistemlerine, içerik yönetim sistemlerine gibi wordpress'e birçok ek özellik kazandırmaya kadar uzanır. Kullanılabilir tüm eklentiler yükseltmelerle daima aynı değildir ve sonuç olarak düzgün çalışmayabilir veya hiç çalışmayabilir.


TUMBLR



Tumblr, ABD menşeli sosyal ağ ve blog sitesidir. David Karp ve Marco Arment tarafından Şubat 2007'de kurulmuştur.[2] Kuruluşun ardından iki hafta içinde 75.000 kullanıcıya ulaşan site sırf ABD'de toplam 13.4 milyon kullanıcıya sahiptir. Tumblr'ın benzer türdeki diğer sitelerinden farkı, popüler sosyal paylaşım siteleriyle tam bir uyum içinde çalışıyor olmasıdır.[2]Beş yıllık süre boyunca reklamsız hizmet veren Tumblr'ın gelir kaynağının büyük kısmını özel temaların satışından alınan paylar ve gönderilerini öne çıkarmak isteyen kullanıcıların ödediği bir dolarlık ücret oluşturuyordu.[3] Site ilk büyük reklam kampanyasını anlaştığı spor giyim şirketi Adidas ile başlattı.[4]


Tumblr, 20 Mayıs 2013 tarihinde Yahoo! tarafından yaklaşık 1.1 milyar dolara satın alınmıştır.[5]


Hizmet kullanıcıların multimedya ve diğer içerikleri kısa bir form bloguna göndermelerine olanak tanıyor. Kullanıcılar diğer kullanıcıların bloglarını takip edebilir.[6] Blogcular bloglarını özelleştirebilirler. Blogcular için, web sitesinin özelliklerinin çoğuna bir "kontrol paneli" arayüzünden erişilir.


1 Nisan 2017 itibarıyla Tumblr 341.8 milyondan fazla bloga ev sahipliği yapıyor. Ocak 2016'dan itibaren, web sitesinde aylık 555 milyon ziyaretçi vardı


Tumblr 2015 senesinin en hızlı büyüyen sosyal ağı oldu. Facebook ve Instagram gibi sosyal medya sitelerini geride bırakan Tumblr, üye sayısını tam 45% oranında arttırdı. Global Web Index’in verilerine göre aktif kullanıcı sayısını 120% arttıran Tumblr, Facebook ve Instagram’ın önüne geçti.[7]Tumblr'ın geliştirilmesi, David Karp'ın yazılım danışmanlığı şirketi Davidville'deki sözleşmeler arasındaki iki haftalık boşlukta başladı (Karp'ın yapımcı/kuluçka makinesi Fred Seibert'in Frederator Stüdyolarıyla yaptığı eski stajyerinde yer aldı ve Tumblr'ın şu andaki karargahından bir blok ötedeydi).[8] Karp, bir süredir tumblelogs (Mikroblog - kısa biçimli bloglar) ile ilgileniyordu ve kurulu blog platformlarından birinin kendi dönebilecek platformunu sunmasını bekliyordu.[9]


Bir yıl bekledikten sonra kimsenin yapmadığı gibi, Karp ve geliştirici Marco Arment kendi dönme platformunda çalışmaya başladı. Tumblr Şubat 2007'de başlatıldı ve iki hafta içinde hizmet 75.000 kullanıcıya ulaştı. Arment, Instapaper'a odaklanmak için şirketi Eylül 2010'da terk etti.[10]


Haziran 2012'nin başında Tumblr, Adidas ile birlikte ilk büyük marka tanıtım kampanyasını gerçekleştirdi. Adidas resmi futbol Tumblr blogunu başlattı ve kullanıcı dolabında yerleşimler aldı. Bu lansman, Tumblr'ın sitesinde ücretli reklamcılığa doğru ilerleyeceğini duyurmasından sadece iki ay sonra gerçekleşti.


20 Mayıs 2013'te Yahoo! ve Tumblr'ın Yahoo! için Tomblr'u 1.1 milyar dolar nakit karşılığında satın alması konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı.[11][12] Tumblr'ın kullanıcılarının birçoğu bu haberlerden memnun değildi, bazıları da dilekçe başlatarak yaklaşık 170.000 imza elde etti. David Karp CEO olarak kaldı ve anlaşma 20 Haziran 2013'te sonuçlandırıldı.


WİXSİTE



Hiçbir ön bilgiye sahip olmadan herkesin kendini ifade edebilmesi ve online varlıklarını kurabilmesi için 190'dan fazla ülkede 150 milyon kullanıcıya birinci sınıf bir platformla destek veriyoruz. İster fotoğrafçı olun ister müzisyen, tasarımcı, küçük işletme sahibi, girişimci, gelin veya öğrenci olun… Wix’te kendinize profesyonel bir site kurmak ve işinizi yönetmek için gerekli olan tüm araç ve özellikleri bulabilirsiniz.



Sizi online ortamda başarıya ulaştırmak için sürekli olarak yeni araçlar geliştiriyoruz. Ascend by Wix, müşterilerinizle bağlantı kurmanız ve iş akışınızı otomatikleştirmeniz için size hepsi bir arada işletme çözümleri sunar. Wix Stores ile, ürünlerinizi online olarak satabilir ve güvenli ödeme alabilirsiniz. Wix SEO ile, Google gibi arama motorlarlarında kolayca bulunabilir ve Wix Logo Oluşturucu ile özel bir logo oluşturarak markanızı tanıtabilirsiniz. Wix Video Oluşturucu ile dakikalar içinde tanıtım videosu çekebilir, Wix Blog ile hikayenizi online topluluğunuzla paylaşabilirsiniz. Düzenlemeye açık yazılım geliştirme platformumuz Velo by Wix ile; sunucu olmadan, sorunsuz kodlamayla gelişmiş web uygulamaları oluşturabilirsiniz.



Sitenizi tasarlamanız ve yönetmeniz için size sunduğumuz bunlar gibi yüzlerce güçlü aracı keşfedin.Wix 3 kurucumuz olan Avishai Abrahami, Nadav Abrahami ve Giora Kaplan'ın buluşudur. Birçok parlak fikir gibi, bu fikir de kazara keşfedildi (kumsalda). Başka bir yeni fikrin temeli olarak bir web sitesi oluştururken, teknoloji meraklısı bu üçlü kısa süre içinde kendi web sitelerini oluşturmanın zor, sinir bozucu ve pahalı olduğunu anladı. Bu sancılı deneyim beyinlerinde şimşek çakmasına yol açtı! Kodlama, tasarım gibi becerilere veya herhangi bir ön bilgiye gerek kalmadan herkesin kendi web sitesini oluşturabileceği bir platform kurmaya karar verdiler. Üstelik herkesin kendine site kurma hakkı yani bu platform ücretsiz olmalıydı.!


 


2006 yılında, Wix’in doğması ile insanların web ortamında varlıklarını oluşturma yöntemi sonsuza dek değişti. 190 ülkede 150 milyondan fazla kullanıcısıyla Wix, online ortamda kendi varlığını oluşturmak isteyen herkese tam bir özgürlük ve sektör lideri araçlar sunuyor.Wix Menüyü Aç

Hiçbir ön bilgiye sahip olmadan herkesin kendini ifade edebilmesi ve online varlıklarını kurabilmesi için 190'dan fazla ülkede 150 milyon kullanıcıya birinci sınıf bir platformla destek veriyoruz. İster fotoğrafçı olun ister müzisyen, tasarımcı, küçük işletme sahibi, girişimci, gelin veya öğrenci olun… Wix’te kendinize profesyonel bir site kurmak ve işinizi yönetmek için gerekli olan tüm araç ve özellikleri bulabilirsiniz.



Sizi online ortamda başarıya ulaştırmak için sürekli olarak yeni araçlar geliştiriyoruz. Ascend by Wix, müşterilerinizle bağlantı kurmanız ve iş akışınızı otomatikleştirmeniz için size hepsi bir arada işletme çözümleri sunar. Wix Stores ile, ürünlerinizi online olarak satabilir ve güvenli ödeme alabilirsiniz. Wix SEO ile, Google gibi arama motorlarlarında kolayca bulunabilir ve Wix Logo Oluşturucu ile özel bir logo oluşturarak markanızı tanıtabilirsiniz. Wix Video Oluşturucu ile dakikalar içinde tanıtım videosu çekebilir, Wix Blog ile hikayenizi online topluluğunuzla paylaşabilirsiniz. Düzenlemeye açık yazılım geliştirme platformumuz Velo by Wix ile; sunucu olmadan, sorunsuz kodlamayla gelişmiş web uygulamaları oluşturabilirsiniz.



Sitenizi tasarlamanız ve yönetmeniz için size sunduğumuz bunlar gibi yüzlerce güçlü aracı keşfedin.


Doğru site kurma platformu ile her şey mümkün.

Online imajınızı profesyonel ve tam istediğiniz gibi oluşturun.

Yenilikçi teknolojimiz herkesin kendine kolayca; profesyonel, etkileyici ve işlevsel bir site kurmasını ve online ortama geçmesini kolaylaştırır. İster ilk defa bir site kuruyor olun ister bu konuda uzman olun, profesyonel bir site kurmak için ihtiyacınız olan tüm özellikleri ve çözümleri sunuyoruz. Yaratıcılığınızı serbest bırakın!



Küresel kullanıcı tabanımız, herkese açık yazılım geliştirme kitimiz ve benzersiz tasarım özelliklerimiz eşsiz bir ekosistem oluşturur. Ortaklarımız, yazılım geliştiriciler, web tasarımcıları ve online ortamın tüm profesyonelleri kendi uygulamalarını ve hizmetlerini Wix aracılığı ile milyonlara duyurabilirler.


İnternet Olması Gereken Yolda

Wix 3 kurucumuz olan Avishai Abrahami, Nadav Abrahami ve Giora Kaplan'ın buluşudur. Birçok parlak fikir gibi, bu fikir de kazara keşfedildi (kumsalda). Başka bir yeni fikrin temeli olarak bir web sitesi oluştururken, teknoloji meraklısı bu üçlü kısa süre içinde kendi web sitelerini oluşturmanın zor, sinir bozucu ve pahalı olduğunu anladı. Bu sancılı deneyim beyinlerinde şimşek çakmasına yol açtı! Kodlama, tasarım gibi becerilere veya herhangi bir ön bilgiye gerek kalmadan herkesin kendi web sitesini oluşturabileceği bir platform kurmaya karar verdiler. Üstelik herkesin kendine site kurma hakkı yani bu platform ücretsiz olmalıydı.!


 


2006 yılında, Wix’in doğması ile insanların web ortamında varlıklarını oluşturma yöntemi sonsuza dek değişti. 190 ülkede 150 milyondan fazla kullanıcısıyla Wix, online ortamda kendi varlığını oluşturmak isteyen herkese tam bir özgürlük ve sektör lideri araçlar sunuyor.


Ekibimizle Tanış



Site Oluşturmak İçin Lider Platform

Hakkımızda

Yönetim

2006

2009

2013

2015

2018

Kuruldu


1 Milyon Kullanıcı


NASDAQ'da İlk Halka Arz


Yeni Editör'e Geçildi


Ascend by Wix Yayınlandı


2008

2012

2014

2016

Flash Editör Yayınlandı


HTML5 Editör Yayınlandı


App Market Yayınlandı



50 Milyon Kullanıcı


Wix ADI Yayınlandı


2019

150 Milyon Kullanıcı


Velo by Wix Yayınlandı



Sayısı giderek artan, 3,200 kişilik muhteşem bir ekibiz.

İsrail

Tel Aviv

Beerşeba

Hayfa

New York

San Francisco

Miami

Los Angeles

Çalışma ortamımız gezegendeki en eşsiz yerlerden biridir. Israil, ABD, Litvanya, Almanya, Brezilya ve Ukrayna’daki ofislerimiz çok kültürlü bir ekibi (ve köpeklerini!) bir araya getirir. Herkesin kullanmaktan hoşlandığı ürünlere tutku, tecrübe ve yenilik getiririz. Sıkı bir pizza ve bira diyetiyle birlikte, bu ekip her yeni mücadelede kendi yaratıcılığını geride bırakıyor. Bize katılmak ister misin?