Hayat Boyu Kıyı Olmak

     Nurevşan Pala

         Gözlerinden yaşlar aktığını hissediyor. Elini yüzüne götürüp yanaklarındaki ıslaklığı silmek istiyor ancak ilginç bir şey fark ediyor. Yanakları ıslak değil. Gözünde tek bir damla yok. Yine de sanki bir bir süzülüyor gözyaşları. Adeta bir şelale gibi durmadan akıyor ve sıcaklığıyla yanaklarında ince bir çizgi halinde boynuna kadar inen çok hafif bir yanma hissettiriyor. Anlam veremiyor buna. Fiziksel bir hastalık olabileceğini düşünüyor ilk başta. Ancak işin psikolojik yanını unutuyor. Geçmişte yaşadığı bazı olaylar ona o kadar acı verdi ki, bu yüzden günlerce ağladı. Her gün, her dakika ağladı. Kendini bu şekilde rahatlattı. Huzura erdi bir bakıma. Ya da öyle olduğunu düşündü. Yıllarca sürdü bu. Gözleri o kadar aşinaydı ki her dakika muslukmuş gibi davranmaya, artık ağlamasa bile ağlıyormuş gibi hissettiriyordu ona. Yanakları, akan yaşların yere düşmeden önce bıraktığı sıcaklığa o kadar alışmıştı ki, zaten kendiliğinden acı veriyordu. Artık ağlamasına gerek yoktu. Vücudu, üzüntüden yaş döküyormuş gibi tepki veriyordu zaten. Bugüne kadar neredeyse hep tek başınaydı. O da birilerine bir şeyler anlatmak istedi. Fakat nereye bakarsa, ya evin duvarları, ya da birkaç parça eşyası karşılıyordu onu. Yine de bazen kendi kendine konuşuyor ve belki bir duyan olur umuduyla heyecanla bekliyordu. Ancak olan tek şey, cümlelerinin evin her köşesinde gezinip, tekrar ona dönmesi ve suratına sanki bir tokat gibi çarpmasıydı. Bazen yalnızlığını unutmak için kendi sesini kaydedip dinledi, olmadı. Hayal kurmaya çalıştı ama hayallerinde bile çok uzaklara gidemedi. Çünkü giderse kendini suçlu hissedecekti. Bir ara hiç sevmemesine rağmen evine bir sürü çiçek alıp onlara bakmaya başladı. Suladı, güneşe koydu, onlarla konuştu, dertleşti. Tabii dertleşmekte de o kadar iyi değildi. Çiçekleriyle her konuşmasının sonunda “Acıyı hissediyor musunuz? Çünkü ben en derinlerimde bir yerde hissediyorum.” dedi. Hep acıdan, kötü düşüncelerden bahsettiğinden olsa gerek, çiçeklerin hepsi öldü. Şimdi evde kendinden başka canlı yok, tabii eğer arada bir selam vermek için duvardan aşağı sarkan örümceği saymazsak, işte, şimdi de “ağlamadığı halde ağlıyormuş gibi” hissediyor. Birazdan bu garip durumun bir şekilde geçeceğini düşündüğü için fazla umursamıyor. Hep garip bir yaşamı olmuştu zaten. Kendini de hiçbir zaman gereğinden fazla düşünmemişti. O aslında hiçbir zaman kendinde olmadı. Hep geçmiş zamanda takılı kaldı. Bir türlü şimdiye ya da geleceğe gidemedi. Onun yaşı hâlâ çok küçük bu yüzden. Her yıl aynı yaşını kutluyor. Yirmi dört...

          Telefonuna uzanıp Ludovico’nun Nuvole Bianche’sini açtı, gözlerini karşıya sabitledi ve hafızasını adeta bir projeksiyon gibi bembeyaz, boş duvara yansıttı. Bir film gibi. İki saatlik ama derinden etkileyen bir film... Uzun yıllar önce yaşadığı, kısa ancak onda derin yaralar açan; onu ve yaşamını değiştiren bir an gözünün önünden geçti. Hiçbir zaman aklından gitmiyordu ki... O gün, tekrar tekrar kafasında dönüyor ve tüm vücudunu, ruhunu kemiriyordu sanki. Dayanamadı. Ayağa kalkıp camdan dışarı baktı. Yolun karşısındaki masmavi deniz bugün de hırçın dalgalara ev sahipliği yapıyordu. O hırçın dalgalar kıyıya umut verir gibi coşkulu bir şekilde çarpıyor, sonra geri çekiliyordu. Bu hayattaki yerinin, dalganın umut verdiği kıyı olduğunu düşündü. Hayatına giren çok az sayıda insan olmuştu ve hepsi de kıyılarına çarpıp kaçmıştı. Oysa kalsalardı, içinde barındırdığı deniz kabuklarını bir bir toplamalarına izin verebilirdi...


Yorumlar

  1. Kaleminize sağlık... Naçizane fikrim yazı boyutunu biraz büyütürseniz okuması daha kolay olacak :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler. Yazıyı daha büyük yapacağım.

      Sil
  2. emeğinize sağlık güzel bir yazı olmuuş

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler ama bu yazıyı sitemizin konuk yazarı yazdı. Yazı benim değil.

      Sil

Yorum Gönder