Nurevşan Pala( Konuk Yazar):SONSUZLUK MU, SON MU?

                                                         SONSUZLUK MU, SON MU?

   Gözlerini kapatıp yine çok uzaklara baktı... Evet, işte önünde uzanan yemyeşil çayırları görebiliyordu. Zirvesi gözükmeyen dağları, sonu belli olmayan nehri ve daha yüzlercesini... Öyle bir yerdeydi ki, sanki her şey sonsuzmuş gibi geliyordu ona. Burası sonsuzluğun tanımı olabilir miydi? Sonra biraz daha göz gezdirdi etrafa ve tatmin olmadığını hissetti. “Sonsuzluk, daha sonsuz olmalı!” diye saçma bir cümle kurdu içinden. Kurduğu bu cümleden gerçekten utanmıştı. Ama başka türlü de ifade edememişti kendini kendine. Kendini bu konuda memnun etmenin saçma olacağını düşündü. Sonuçta başkalarıyla değil, kendiyle konuşuyordu şimdi. “Buradaki her şey sonsuz olabilir belki. Peki ben de  buradaki her şey gibi sonsuz muyum?” dedi. Bu sefer sesli konuşmuştu. Gerçekten önemli bulduğu ve cevaplamaya zorlandığı soruları sesli söylerdi. Sanki karmaşık bulduğu soruları dışından söylerse, sorusunu duyup da birlikte cevabı bulmak için çabalayabilecek birine denk gelebilirmiş gibi hissederdi hep. Ama yanında hiç kimse yoktu. Sorusunu kendince cevaplamaya çalıştı. “Sonsuzluk bir insana göre hiçbir zaman ölmeden yaşamak mıdır? Ya da öldükten sonra sadece geride bıraktıklarım sonsuza kadar yaşatılınca mı sonsuzluğa kavuşmuş olurum?” Aslında sorduğu bu sorulara çok fazla kafa yorması gerekmedi. Çünkü o “hiçbir zaman ölmemek” istemezdi. Sonsuza kadar yaşamak her anlamda yorucu ve zor olurdu ona göre. Ayrıca geride bıraktıkları sonsuza kadar yaşatılsa ne yazardı? O görmeyecekti ki sonuçta. Bir tablo çizse, öldükten sonra beğenilse ne yazardı? Belki tablo için her zaman beğenilmek iyi olabilirdi ama tablonun sahibi için bu geçerli olmazdı herhalde. Yine fazla bencilce düşündüğünü biliyordu. Ama umursamadı. Sonuçta kimse bilmiyordu bu düşüncelerini. Sadece kendi içinde yaşıyordu her şeyi. Sonsuz olmayı pek sevmediysem neden bu konuya bu kadar fazla kafa yoruyorum? Mesela şu karşıdaki dağlar sonsuza kadar gökyüzüne uzansa da, zirvesine ulaşamayacaksam ne eğlencesi kalırdı ki? Dağ tırmanışı yapanlar bile zirveye ulaşmak için çabalamazlar mıydı? Zirveye ulaşmış olmanın düşüncesi onları motive ederdi. Zirvesi belli olmayan bir dağa tırmanmak zor olmalıydı. Ne de olsa Everest’in bile bir zirvesi, bir sonu vardı. Bu yüzden ölümsüzlüğün, sonsuza kadar zenginliğin, gençliğin, mutluluğun ya da bunun gibi şeylerin arzulanmasını anlayamadı. Her şeyin bir sınırı olmalıydı ona göre. Hayat daha yaşanabilir hale gelebilirdi bu sayede. Çünkü insan bu sayede tatmin olmayı öğrenebilirdi. Zamanının kısıtlı olduğunu bilir, böylece ömrünün geri kalanını iyi değerlendirmesi gerektiğinin farkında olurdu. Ama insan sanki ömrü hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyordu. Harcayamayacağı kadar para kazanmaya çalışıyordu. Ömrü bitecekti. O kadar parayı da mezara götürecek hali yoktu tabii. Ailesine bile fazla gelecekti kazandığı para. Peki nedendi bu kadar kazanma hırsı? Anlamaya çalıştı ama olmadı. Sonsuzluk insanın kaldıramayacağı bir şeydi. Oysaki farkında değildi kimse. Kafasını iki yana salladı. Bu sayede düşüncelerinden biraz da olsa sıyrılmayı başardı. Yanındaki ağaçtan adını bilmediği bir meyve kopardı ve kocaman bir ısırık aldı. Tadı hoşuna gitti. Ama artık burada bulunuşunun da bir sonu vardı. Biraz daha bakındı etrafına ve gözlerini açtı. 

  Gözlerini açtığında birkaç dakika önce bulunduğu yerle şu anda bulunduğu yerin epeyce bir farklı olduğunu düşündü. Burada uçsuz bucaksız dağlar, çayırlar, nehirler yoktu. Aksine dört duvarlı bir odaydı. Birkaç dakikaya kadar sonu yokmuş gibi yan yana dizilmiş meyve ağaçlarından kopardığı o güzel meyveyi yiyordu ama şimdi önündeki masanın üstünde sadece üç elma olan bir meyve tabağı vardı. Ona yeterdi bu. Eğer yine de sonsuzluğun olduğu bir yerlere gitmek isterse bugün yaptığı gibi gözlerini kapatıp uzaklara bakması yeterliydi. Gözlerini kapatıp istediği yere seyahat edebilirdi. İstediği yerleri görebilirdi. Gerçek hayatı sonlu bir şekilde yaşayabilirdi ama hayallerinde istediği kadar sonsuza gidebilirdi. İşte o bu farkı gerçekten net bir şekilde yaşayabilmeyi öğrenmişti. Bu sayede  insanlığın anlamsızca arzuladığı şeylerden uzak durmuş oluyor ve yine bu sayede daha az düş kırıklığına uğruyordu.

Yorumlar

  1. Çok güzel... Bir çırpıda okudum. Bu arada şiirin çok güzel. Umarım en kısa zamanda hayallerini gerçekleştirirsin. Eğer aklına takılan sorular varsa (kitap haline dönüştürmek gibi) bana her zaman ulaşabilirsin!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder